FENKOLİK - Blogcu



FENKOLİK

28/1/2007 - HAYVANLARINDA HAKLARI VAR

Kategori: hayvanlar

   Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi metni, Uluslararası Hayvan Hakları Birliği ve ona bağlı ulusal birlikler tarafından

21-23 Eylül 1977 tarihinde Londra’da hayvan hakları konusunda yapılan üçüncü uluslararası toplantıda kabul edildi.

Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi ise, Paris’te UNESCO Sarayında 15 Ekim 1978 tarihinde törenle ilan edildi.

 1. Tüm hayvanlar eşit doğar ve eşit yaşama hakkına sahiptirler.

 2. Tüm hayvanların saygı görme hakkı vardır. Bir tür hayvan olan insan, diğer hayvanları yok edemez. Hayvanları kendi çıkarı için karşılıksız kullanamaz.

 3. Hiçbir hayvana kötü ve zalimce davranılamaz. Bir hayvanın öldürülmesi zorunlu ise bu, bir anda ve acı çektirilmeden yapılmalıdır.

 4. Vahşi hayvanlar kendi doğal çevrelerinde yaşama ve çoğalma hakkına sahiptir. Eğitim amacıyla bile olsa vahşi hayvanlar özgürlüklerinden mahrum bırakılamaz

 5. Evcil hayvanlar, uyumlu bir biçimde ve özgürlük içinde yaşama hakkına sahiptir. İnsanların kendi çıkarları için evcil hayvanların yaşama koşullarında yapacakları her türlü değişiklik, haklara aykırıdır

 6. Evcil hayvanlar, doğal yaşama sürelerine uygun uzunlukta yaşama hakkına sahiptir.

 7. Tüm çalışan hayvanlar (at, eşek…) iş süresinin sınırlandırılması, işin daha az yorucu olması, güçlerini artırıcı bir beslenme ve dinlenme hakkına sahiptir.

 8. Hayvanlara fiziksel ya da psikolojik acı çektiren deney yapmak, hayvan haklarına aykırıdır

 9. Beslenmek için bakılan hayvanlar barındırılmalı, taşınmalı ve ölümleri de korkutmadan ve acı çektirmeden olmalıdır

 10. Hayvanlar, insanlar tarafından eğlence amaçlı kullanılamazlar. Hayvanların seyrettirilmesi ve hayvanlarla gösteri yapılması, hayvan onuruna aykırıdır.
 11. Zorunlu olmaksızın bir hayvanın öldürülmesi, yaşama karşı işlenmiş bir suçtur

 12. Çok sayıda vahşi hayvanın öldürülmesine neden olan safariler ve av partileri, hayvanlara karşı yapılmış bir soykırımdır. Doğal çevrenin kirletilmesi, yıkılıp yok edilmesi de soykırıma eşdeğerde alçakça bir davranıştır.
 13. Hayvanların ölüsüne de saygı göstermek gerekir. Hayvanların öldürüldüğü şiddet sahneleri, sinemalarda ve televizyonlarda yasaklanmalıdır.Ama hayvanlara yapılan saldırıları kınamak amacında olan filmlerde bu sınırlama yoktur.

 14. Hayvanları koruma kuruluşları, devlet katında temsil edilmelidir. Hayvan hakları da insan hakları gibi yasayla korunmalıdır.


    TÜRKİYE’DE HAYVAN HAKLARI

     Çevre Bakanlığı’nca hazırlanan ve TBMM Genel Kurul gündeminde bulunan “Hayvanları Koruma Kanunu Tasarısı”, hayvanların korunması ve yaşama haklarının güvence altına alınması amacıyla hazırlandı. Kanun tasarısının amacı, başta evcil hayvanlar olmak üzere tüm hayvanların, insan ve doğa kaynaklı mağduriyetlerinin önlenmesini, gözetilmesini, bakımlarını, kötü muamelelerden uzak tutulmalarını, üremelerini, canlarının ve sağlıklarının korunmasını sağlamak

     Bu amaca ulaşmak için hayvanların korunmasına ilişkin geliştirilen temel ilkeler şunlar:
   * Bütün hayvanlar eşit doğar ve bu kanun hükümleri çerçevesinde yaşama hakkına sahiptir. Ancak kanuni istisnalar ve insan gıdası olarak yararlanılan hayvanlar bu hükmün dışında tutulmuştur.
   * Geleneksel olarak insanların çevresinde yaşayan türden olan evcil hayvanlar, türüne özgü hayat şartları içinde yaşama özgürlüğüne sahiptir. Sahipsiz hayvanların da sahipli hayvanlar gibi yaşamaları desteklenir.
   * İnsanlar, hayvanların korunmaları, gözetilmeleri, bakımları ve kötü muamelelerden uzak tutulmaları için gerekli önlemleri alırlar.
   * Hiçbir maddi kazanç ve menfaat amacı gütmeksizin sadece insani ve vicdani sorumluluklarla hayvan besleyen ve koruyan gerçek ve tüzel kişilerin desteklenmesi esastır

   * Yabani hayvanların yaşama ortamlarından koparılmaması, doğada serbestçe yaşayan bir hayvanın yakalanıp özgürlükten yoksun bırakılmaması esastır

     Tasarıda yer alan düzenlemelerden bazıları şunlar:
    * Hayvan sahiplenen veya ona bakan kişi, hayvanı barındırmak, türüne ve üreme yöntemine uygun olarak ihtiyaçlarını temin etmek, sağlığına dikkat etmek ve aşılarını yaptırmakla yükümlüdür

   * Hayvan sahiplenecek kişi, hayvanın sağlığı ve yaşam koşulları ile ilgili insan-hayvan etkileşimi ve çevre sağlığı açısından sorumludur

   * Hayvan sahipleri çevreye ve insanlara verecekleri zararları ve rahatsızlıkları tazmin etmekle yükümlüdür

   * Çevre Bakanlığı, hayvan bulundurma ve sahiplenme şartları ile rahatsızlıkları önleyici tedbirleri, çıkaracağı bir yönetmelikle belirleyecektir.

   * Sağlık nedenleri ile gerekli olmadıkça, bir hayvana zor kullanarak yem yedirmek, acı, ızdırap ya da zarar veren yiyecekler ile alkollü içki, sigara, uyuşturucu vb. bağımlılık yapan yiyecekler veya içecekler verilmesi yasaktır.

   * Hayvanları taşıyan ve taşıtanlar, onları türüne ve özelliğine uygun ortamlarda ve şartlarda taşımak, taşıma esnasında bakmakla yükümlüdür

   * Hayvanların kendi mekanlarında yaşamalarının desteklenmesi esas olup, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların öldürülmesi yasaktır

   * Hayvanlarda acı veren müdahalelerin uyuşturmaksızın yapılması yasaktır.

   * Sadece veteriner hekimler acil ve zorunlu müdahalelerde bulunabilirler.

   * Hayvanların bilimsel olmayan tedavi ve deneylerde kullanılması yasaktır.

   * Hayvanlara acı, ızdırap, korku veren tıbbi, ticari ve bilimsel deneylerin yerine alternatif yöntemlerin kullanılması esastır.

   * Hayvanların ticareti esnasında sağlıklarının iyi, satıldıkları ve yaşadıkları yerin temiz ve sağlık şartlarına uygun olması zorunludur.

   * Hayvanların doğal kapasitelerini veya gücünü aşacak ve yaralanmalarına ya da acı çekmelerine yol açacak yöntemlerle eğitmek, başka bir hayvan üzerinde şiddetini denemek, onların acı çekmesine, yaralanmasına, sakatlanmasına ve ölümüne neden olabilecek şekilde dövüştürmek yasaktır.
   * Her ilde valinin veya görevlendireceği bir vali yardımcısının başkanlığında, ilgili bakanlık ve gönüllü kuruluşların da temsil edildiği “il hayvan koruma kurulu” oluşturulacaktır.

   * Kanun’un yürürlüğünü müteakiben her türlü hayvan bulunduran tüzel kişiler, işletmeleri ile ilgili belgelere dayalı bilgileri altı ay içerisinde il hayvan koruma kuruluna bildireceklerdir

   * Denetim konusunda Çevre Bakanlığı ve mülki amirler yetkilidir.
   * Hayvanları koruma amacıyla kontrollerde bulunarak bu kanuna aykırı hususları tespit, görevlilere haber vermek ve kötü muameleyi engellemek üzere hayvan koruma gönüllüleri görevlendirilecektir

   * Kanun’un amaç ve kapsamına uygun faaliyet ve çalışmalarda bulunmak ve finansmanı sağlamak için Türkiye Hayvanları Koruma Vakfı kurulacaktır

   * Eğitici yayınlar, trafik kazaları, hayvanat bahçeleri, yasak ve izinler, koruma alanları, koruma altına alma ile ilgili düzenlemeler yapılacaktır.

   * Kanun hükümlerine uyulmaması durumunda para cezalarını içeren ceza hükümleri devreye girecektir.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/1/2007 - DEV ÇİÇEĞİN DNA'SI ÇIKARILMIŞ!

Bilim insanları dünyanın en büyük çiçek familyasının botanik haritasını çıkardı.


Güneydoğu Asya’da bulunan 1 metre genişliğinde ve 7 kilogram ağırlığındaki kırmızı Rafflesiaceae bitkisi dünyanın en büyük çiçeklerinden biri kabul ediliyor. Çiçek yaklaşık 200 yıl önce keşfedilmesinden bu yana, farklı özellikleriyle bilim insanları için bir muammaydı. Rafflesiaceae çiçeğinin kökü, yaprağı ve dalı yok.

Güneydoğu Asya’nın yağmur ormanlarında bulunan Rafflesiaceae çiçeğinin DNA’sını çıkaran botanik bilimciler, çiçeğin 50 üyeli bir familyanın parçası olduğunu ortaya çıkardı. Araştırmaya göre, Rafflesiaceae çiçeği Euphorbiaceae familyasına ait. Bu familyaya ait bitkilerin tümü küçük çiçeklere sahip.

YAPRAKLARI MİLYONLARCA YIL İÇİNDE BÜYÜDÜ
Araştırmayı yürüten Harvard Üniversitesi uzmanı Charles Davis, Rafflesiaceae çiçeğini ‘Dünya dışından’ sözleriyle tanımlıyor. David’e göre, “Rafflesiaceae çiçeğinin üyesi olduğu familyadaki diğer bitkilerin küçük çiçek açması büyük bir sürpriz”.

Botanik uzmanları, Rafflesiaceae ilk kez 46 milyon yıl önce çiçek açmaya başladı ve çiçek evrim geçirerek hızla büyüdü. Rafflesiaceae ilk açtığında çiçeği sadece 2mm uzunluğundaydı. Milyonlarca yıl için Rafflesiaceae çiçeği büyüdü ve bundan sonra da büyümeye devam edecek.

POLENLERİ SİNEKLER TAŞIYOR
Rafflesiaceae çiçeği, tropik yağmur ormanlarında kuytu bölgelerde yaşıyor, geniş yapraklarını açarak kokusunu salıyor ve sineklerin gelip polenlerini taşımasını sağlıyor. Rafflesiaceae çiçeğinin kokusu insanlara hoş gelen bir koku salgılamıyor, diğer çiçekler gibi sinekler yoluyla polenlerini dağıtıyor.

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/1/2007 - BİLİM ADAMLARI YENİ BİR ELEMENT OLUŞTURMUŞ!

Rus ve Amerikalı bilim adamları yeni bir element oluşturduklarını açıkladı.

118 nolu yeni element Ununoctium olarak isimlendirilmekte.California’daki Lawrence Livermore National Laboratuvarı ve Rusya Joint Nüklear Araştırma Enstitüsü bilim adamları yeni elementi oluşturmak için siklotron kullanarak californiyum-249’u calsiyum-48 iyonlarıyla bombardıman etti. 3 atomlu elementin her bir atomu çekirdeğinde 118 proton ve 179 nötron içermekte. Atomik ağırlık ise 297. Bu takımın oluşturduğu 5. ultra ağır element.

                                                 17.10.2006

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/1/2007 - Bilim Teknik'ten Bir Alıntı

Genlerle karakter arasında bir bağ olabilir mi? Karakterin % kaçını genler etkiler? Ayrıca aynı şekilde kan gruplarının karaktere bir etkisi olabilir mi?

Genler ve Karakter


Genlerin karakter üzerine etkileri konusunda konuşabilmek için öncelikle "karakter" kavramını hangi çerçeveye oturttuğumuza göz atmamız gerekiyor. Kimi araştırmacılar, karakteri üç ana başlık altında topluyorlar: zekâsal yetiler, kişilik ve sosyal tutumlar. Zekâsal yetiler konusunda yapılan araştırmalar öyle gösteriyor ki, genetiğin fiziksel büyüklüğüyle de ilgili olarak beyinsel kapasite üzerindeki etkisi tartışılmaz. Çünkü beynin fiziksel büyüklüğü sinir ağlarının sayısını, bununla ilgili olaraksa depo edilebilecek bilgi potansiyelini etkiliyor. Kişilik ve genin ilişkisi ile ilgili olarak ise mevcut bilimsel veri görece daha yoruma açık ancak yine de pek çok çalışmayla desteklenmeye devam ediyor. Ve son olarak sosyal tutumlar. Bu konuyla ilgili olarak yapılan çalışmaların henüz yeni olduğunu görüyoruz. Ancak yine de genlerin, sosyal tutumlarımızda da parmağı olduğunu var sayabiliriz.
Konuyla ilgili çalışmalar yürüten bilim insanları, karmaşık duygusal durumlarımızı belirleyebilen tek bir genden bahsetmenin olanaksız olduğunda hemfikir. Ancak özellikle de psikolojik hastalıkların temelinde yatan bir takım genetik özellikleri ortaya çıkarmaya yönelik araştırmalar sürüyor. Örneğin, serotonin taşıyıcı geni (5-HTT), beyne mesaj iletiminde görevli serotonin kimyasalının vücudumuzdaki dağılımından sorumlu. Bireylerin korku tepkileri ve nevrotiklik seviyeleriyle bu genlerindeki çeşitlilik arasında bir ilişki olduğu düşünülüyor. Yine de altını tekrar çizmekte fayda var: Kişiliğimizin karakterleri üzerine etkide bulunan genler öylesi çeşitli ve birbirleriyle etkileşimleri karmaşık ki, kilit bir gen bularak kişiliği çözebilmek ütopik görünüyor. Üstelik çalışmalar sırasında göz önünde bulundurulması gereken bir nokta daha var: çevresel genetik. Çevremizle olan ilişkilerimiz ve bu ilişkiler sonucu edindiğimiz deneyimlerin ya da altında kaldığımız etkilerin genleri ne yönde etkilediği de önem kazanıyor. Çünkü hiç kuşku yok ki karakter, genetik ve çevresel koşulların etkileşimli etkisiyle oluşuyor. Tam olarak bir yüzde verebilmek ise çok zor. Çünkü bir kişilik karakteri üzerinde genetiğin mi, yoksa çevrenin mi daha etkili olduğu hangi karakterden bahsettiğimize göre de değişebiliyor.

Kan Grubu ve Karakter

Kan gruplarının karaktere bir etkisinin olabileceğine dair söylenceler 1920 ve 30'ların Japonya'sında, o dönemlerde çıkan bir takım ırkçı söylemlere tepki olarak doğuyor. Bu ırkçı söylemler, kan gruplarındaki istatistiksel dağılımından yola çıkarak farklı toplumların evrim basamağında farklı bir basamaklarda yer aldığını iddia ediyor. Ancak bugün, yapılan bilimsel çalışmalar, bu söylenceyi destekler nitelikte değil. Yani kan gruplarıyla bireylerin karakterleri arasında herhangi bir ilişki bulunmuyor. Psikologlar, yaygın inanışa göre karakteriyle o karakterle bağdaştırılan kişilik özellikleri uyuşan kişilerin bu durumunu "kendi kendini doğrulayan bir kehanet" olarak yorumluyor. Daha açık bir şekilde, çevresi tarafından bir takım beklentiler geliştirilen kişi, bu beklentileri içselleştirerek bir süre sonra benzer şekilde davranmaya başlıyor.


Beyindeki Sinir Hücreleri Gerçekten de Kendilerini Yenileme Yetisinden Yoksun mu?

Beyindeki sinir hücrelerinin kendilerini yenileyebilme yetisinden yoksun olduklarını gösteren çalışmaların öncüsü 1960'larda yaptığı çalışmalarla ismini duyuran bir sinir bilimci: Dr. Pasko Rakic. Nitekim felç ya da diğer beyin zedelenmelerinde hastaların kaybettikleri konuşma ve yürüme gibi yetileri daha sonradan tekrar edinememeleri de bu bulguları destekler nitelikte. Ancak başlangıcı 1965 yılında sıçanlar üzerinde yapılan deneylere dayanan ve son yıllarda hız kazanan bir takım çalışmalar, beyindeki bazı bölgelerde sinir hücrelerinin yenilenebildiğini gösteriyor. Özellikle de belleksel işlevleri olan hippokampüs bölgesi ile makaklar üzerinde çalışılan üst düzey bilişsel işlemlerden sorumlu ve evrimsel gelişimde son sırada yer alan düşünme, koklama ve duyma ile ilişkili korteks bölgelerinin kök hücreler sayesinde sinirsel yönden yenilenebildikleri bulgular arasında. Ancak bilim insanları, bu çalışma sonuçlarının Alzheimer ya da Parkinson gibi sinir hücreleri kaybı içeren bir takım hastalıkların tedavisinde kullanılabilmesi için klinik ve uygulamaya yönelik daha çok çalışma yapılması gerektiğini söylüyorlar.


Görme Duyusundan Yoksun Biri Rüya Görebilir mi?

Araştırmalar öyle gösteriyor ki, doğuştan görme duyusu olmayan birinin rüyalarında görsel figürler yer almıyor. Bu kişilerin rüyaları görsel nesneler yerine yürüme duyusu, ya da mutlu olma hissi gibi günlük hayatta deneyimledikleri duygu ve duyulardan oluşuyor. Uzmanlar rüyalarda görsel figürler görebilmek için öncelikle bu deneyimi yaşamış olmak gerektiğini vurguluyor.


Sol Elini Kullananlar Daha mı Zeki?

Sol elini kullanan kişilerin daha zeki olduklarına dair bugüne değin pek çok şey yazılıp çizildi. Bilim dünyasındaki tartışmalarda konuyla ilgili iki güçlü varsayımdan ilki "bilişsel kalabalık kuramı". Biliyoruz ki beynin sol yarım küresi dil ve sözel becerilerde baskınken, sağ yarım küresi daha çok matematiksel ve uzamsal (mekânsal) becerilerde söz sahibi. Sol el hareketlerini beynin sağ küresinin, sağ el hareketlerini ise sol küresinin yönettiğini düşünecek olursak bilişsel kalabalık kuramı solakların uzamsal ve matematiksel becerilerde daha düşük performans göstermelerini öngörüyor. Çünkü bu yetenekleri kontrol eden sağ yarım küre aynı zamanda sol el hareketlerinin de yönetildiği merkez. Yani etkinliği ikiye bölünmüş oluyor. Oysa sağ elini kullananların el hareketlerini sol yarım küre yönetiyor ve sağ yarım kürenin özelleştiği matematiksel yeteneklerde daha başarılı oluyorlar. İkinci varsayımsa her iki elini de kullanabilenlerin matematiksel becerilerinin daha yüksek olduğunu, çünkü matematiğin sol (dilsel) ve sağ (mekânsal) yarım küreler arasındaki etkileşimi gerektirdiğini söylüyor. Her iki eli kullanabilme becerisininse genelde solaklarda olduğuna dikkat çekerek, solakların matematiksel becerilerinin daha güçlü olduğunu savunuyor. Araştırmaların çoğu ikinci kuramı, yani solakların matematiksel becerilerde daha başarılı olduklarını desteklemekte. Ancak yine de konu hakkında ortaya atılan her bulgu daha fazla araştırmaya gereksinim duyulduğunu vurgulamaya devam ediyor.

Kaynak:
http://bpm.slis.indiana.edu/scholarship/hibbard.shtml


Voodoo büyüsünün bilimsel açıklaması var mı? Bilim bu tür olaylara nasıl yaklaşıyor, bu konuları nasıl araştırıyor?

VOODOO ÖLÜMÜ

Voodoo ölümü Haiti kültürüne ait bir öğe. Ölüm, kişinin kendisine büyü yapıldığına inanmasından hemen sonra, geçmişinde hiçbir fizyolojik neden yokken, zamansız bir şekilde gerçekleşiyor. Ancak olur da bu süreç içerisinde söz konusu kişi büyünün bozulabileceğine ikna edilebilirse bu ölüm gerçekleşmeyebiliyor. Bir kişinin tamamen psikolojik nedenlerden ötürü ölüme sürüklenebiliyor olması bizleri olduğu kadar doktorları da hayrete düşürüyor. Ancak zihnin fizyolojik işleyişler üzerindeki etkileri konuyu aydınlatmakta yol gösterici olabiliyor:

•  Kişilik özelliklerinin ölüm riski üzerine etkileri Voodoo ölümüyle yakın ilişki içerisinde. Psikolojik etmenler, psikosomatik (psikofizyolojik) hastalıkları tetikleyebiliyorlar. Yaygın psikosomatik hastalıkların arasında ise ülser, asma, kronik baş ağrıları, hipertansiyon ve koroner kalp hastalıkları geliyor.

•  Üzerine dikkat yoğunlaştırılan bir diğer konuysa "nevroz, şizofren ya da kişilik bozukluğu"na sahip hastaların sigara içme, dikkatsizce araba kullanma, sağlıksız beslenme ve alkol kullanımı gibi yüksek risk davranışlarını daha sık gösteriyor olmaları. Bizlim insanları, psikiyatri hastalarının zamansız ölüm risklerinin normal nüfusa göre daha yüksek olduğunu belirtiyor.

•  Kişilik tipleriyle koroner kalp hastalıkları arasındaki ilişkiyse bir diğer nokta. Histeri, nevrotizm ve somatik şikayetler koroner hastalıkların ilk belirtileriyle büyük uyum gösteriyor. Ancak yine de kişilik özelliklerinin birinin yaşam süresini kısaltıp kısaltamayacağına dair net ve kesin bir bulgunun olmadığının altı çiziliyor.

•  Son olaraksa kişinin stresle başa çıkma yöntemlerine değiniliyor. Üç farklı başa çıkma yöntemi sıralanıyor: Sabit, içe gerilim ve dışa gerilim. Gerilimi psikofizyolojik tepkiyle (içegerilim) yansıtan hastalar onu öfke ve şiddetle (dışa gerilim) yansıtan hastalara göre daha yüksek zamansız ölüm riski taşıyor. Bu kişiler, kaygı, iştah kaybı ve uyku düzen bozuklukları gösteriyor.

•  Sosyo-kültürel etmenlerin de ölüm zamanıyla ilişkilendirilebileceğine dair bulgular bulunuyor. Duygusal bir bağla inanç duyulan, örneğin kutsal olduğuna inanılan günler içerisinde ölüm oranları artabiliyor. Bu da bizlere Voodoo ölümünün psikolojik ve sosyal etmenlerden nasıl da etkilenebileceğini gösteriyor.

Sonuç olarak, saydığımız tüm bu faktörler zihnin sağlık ve ölüm zamanı üzerine etkilerini gözler önüne seriyor. Voodoo ölümü ise, her ne kadar tartışmalı bir konu olmayı sürdürse de, bilim insanlarınca çizdiğimiz bu çerçeve içerisinde incelenmeye devam ediliyor.

Kaynak: http://www.yetiarts.com/aaron/science/voodoo.shtml

Ciddi psikolojik rahatsızlıkları olan insanların rüya görmediği doğru mudur? Eğer öyleyse sebebi nedir?

PSİKOPATOLOJİ VE RÜYALAR

Her sağlıklı insan gibi psikolojik rahatsızlıkları olan hastalar da rüya görüyorlar. Ancak yapılan çalışmalar öyle gösteriyor ki, bu hastaların gördükleri rüyalar farklı özellikler barındırabiliyorlar. Bu özelliklere birkaç örnek derledik; şimdi gelin hep beraber bu örneklere göz atalım:

1) Sanrılar

Uyku sırasındaki zihinsel aktivite beyinde genetik olarak miras alınan ya da yaşam süresince deneyimlenen anıların saklandığı beyin bölgelerinin uyarılmışlık durumuyla ilişkili. Kişi yaşlandıkça ya da radyasyon gibi dış etkilere maruz kaldıkça sinaptik bağlantılar zayıflıyor ve bu durum uyanıklık durumunda da rüya benzeri bazı sanrıların görülmesine neden oluyor. (Kavanau, 2002)

2) Madde Kullanımı

Beyindeki ventral tegmentum bölgesi hem rüya görmede hem de madde bağımlılığında söz sahibi. Çoğu bağımlılığın tedavisi sırasında hastalar madde kullandıklarına dair rüyalar görüyor. Bir grup hasta üzerinde yapılan bir çalışma (Christo & Francy, 1996), tedavi gören hastalardan maddeye dair rüyalar görenlerinin tekrar bağımlı hale gelme olasılıklarının daha yüksek olduğunu gösteriyor. Bunun nedeni ise, çoğu bağımlılık yapan maddenin ventral tegmentumdaki dopaminerjik aktiviteyi arttırmasıyla açıklanıyor. Bu aktivite, rüyaları da etkiliyor.

3) Şizofreni

Yapılan çalışmalar, şizofreni hastalarının rüyalarının normal gruba göre daha basit ve garip öğelerden arınmış olduğuna dair. Ancak sık sık, içeriklerinde hoş olmayan duygular barındırabiliyorlar. Şizofreni hastaları rüyalara fazla ilgi duymuyorlar. Rüyalarında genellikle gerçek üstülüklerdense normal ancak şiddet yönelimli öğelere rastlanıyor.

4) Manik Depresyon

Manik depresif hastalar mani dönemlerine girmeden önce ölüm ve yaralanma konuları içeren garip rüyalar görüyorlar. Bir başka bulguysa rüyalarının depresyon hastalarına göre daha fazla kaygı öğesi taşıyor olması (Beauchemin & Hays, 1995)

5) Depresyon

Depresyonda rüya görme sıklığı düşüyor (Kramer, 2000)Bu hastaların rüyalarında mazoşist öğelere, başarısızlık ve felaket senaryolarına rastlanabiliyor. Yine bir başka çalışma (Cartwright, 1984) depresyon hastalarının rüyalarının kendi geçmişlerine yönelik pek çok anı barındırdığını ortaya koyuyor.

6) Zekâ Geriliği

Hastalar genellikle basit rüyalar görüyorlar ve içeriklerinde sıkça ev ve ev ortamına dair olaylara rastlanıyor. Erkekler daha saldırgan içerikli rüyalar görüyorken kadınların rüyaları daha renkli oluyor. Bir yerlerden düşme öğesine sık rastlanıyor. (Kramer & Roth, 1979).

7) Travma Sonrası Stres Bozukluğu

Hastalar sürekli bir seyir gösteren ve aynı tipte rüyalar görüyorlar. Bu rüyalar genellikle canlı, sanki rüyanın içinde yaşanıyormuşçasına, rahatsız edici ve kolay hatırlanabilir oluyor. Sıkça uyanmalar, motor aktivitesindeki yükselme ve terleme, hastaların rüyalarındaki huzursuzluğun göstergeleri olarak ele alınıyor (Wilmer, 1996).

Ben "düşünce duyguyu yönetir" diyorum, bu ne kadar doğrudur?

DÜŞÜNCE VE DUYGULAR

Genellikle günlük hayatımızda deneyimlediğimiz olayların doğrudan doğruya o olayla ilgili duyguların oluşumuna yol açtığı yanılgısına düşüyoruz. İşe geç kaldığımızda kaygılanıp iltifat aldığımızda mutlu olmamız gibi. Oysaki bilim insanları, bu olayın bize ne ifade ettiğine dair zihnimizde oluşturduğumuz yorumların da en az olayın kendisi kadar önemli olduğunu söylüyorlar:

Olay (Bizde herhangi bir duyguya yol açması beklenen durum)
v
Zihinsel yorum (O olayın bizim için ne ifade ettiği, önemi)
v
Duygu (Olayla ilgili olarak hissettiklerimiz)

Sorunuza bu çerçeveden bakacak olursak, düşüncelerimizin duygularımızın oluşumunda önemli bir paya sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ancak araştırmacılar, burada bahsettiğimiz düşüncelerin farkında olduğumuz ve bilinçli bir düşünme süreci sonrasında ortaya çıkan düşüncelerden ziyade adına " otomatik düşünceler " denilen tarzda olduğunu da ekliyorlar. Otomatik düşünceler günlük hayatımızda karşılaştığımız olaylar karşısında öyle çabuk oluşturuluyorlar ki, çoğu zaman bilincinde olmamız imkânsızlaşabiliyor.
Bir diğer önemli nokta ise duyguların " birincil " ve " ikincil " olarak ikiye ayrılıyor oluşu. Birincil duyguların bir olay karşısında reflekssel olarak verdiğimiz yanıtlar olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin bir tehlike durumunda korkmamız gibi -ki bilim insanlarınca bu yanıtın güçlü evrimsel kökenlere dayandığı düşünülmekte. Korku, kaçma davranışı esnasında bizi daha hızlı ve güçlü kılacak bir takım hormonların salgılanmasına neden oluyor örneğin, hayatta kalabilmek açısından oldukça önemli. Haliyle bu denli "temel" bir mekanizmanın üst düzey zihinsel işleyişlerin kontrolüne girebileceğini söylememiz oldukça zor.

İkincil duygularsa birincileri takiben, onlar üzerinden yürütülen zihinsel işleyişlerle ortaya çıkıyor. Bunlar kimi zaman birkaç duygunun karışımından da oluşabilmekte. Daha açık bir ifadeyle, zihinsel işleyişler etkin bir biçimde bu noktada devreye girebiliyor.
Öyleyse diyebiliriz ki, duygularımızın evrimsel gelişimi takiben "reflekssel" bir içeriği bulunmakta. Ancak bu reflekssel duygusal yanıtların ardından gelen zihinsel işleyişler de söz konusu. Haliyle sorunuzun yanıtı hem evet hem de hayır oluyor. Duygularımız üzerindeki düşünsel kontrolün tamamıyla yok olduğunu söyleyemeyiz ancak sınırlı.

Uykudan mahrum kalınca...

Uykusuz geçirdiğimiz geceler arttıkça, uykusuzluğun üzerimizdeki psikolojik ve biyolojik etkileri de değişiyor:

1 gece uykusuzluk: Kişi kendisini rahat hissedemese de, bünye bir gece uykusuz kalmayı tolore edebiliyor.
2 gece uykusuzluk: Kişinin vücut ısısı ritmi düşüyor ve uykuya dalabilmek için büyük bir dürtü hissediyor.
3 gece uykusuzluk: Özellikle de sıkıcı şeylere odaklanmak oldukça güçleşiyor ve bilişsel işleyişler yavaşlıyor. Bu sayılanlar, özellikle de sabahın erken vakitlerinde şiddetli oluyor.
4 gece uykusuzluk: Yaklaşık üç saniye süren mikro-uyuma davranışı gözlemleniyor. Bu mikro-uyumalar sırasında kişi anlamsızca boşluğa bakıyor ve bilincini yitiriyor. Oldukça huzursuz ve aklı karışık oluyor.
5 gece uykusuzluk: Kişi her ne kadar bilişsel yetilerini halen kullanabiliyor olsa da yukarıda anlatılanlara ek olarak hayaller görmeye başlıyor.
6 gece uykusuzluk: Kişi kim olduğu bilgisini kaybediyor. Buna uyku mahrumiyeti psikozu adı veriliyor.
(Bentley, 2000)

 

 

Hipnotize edilmeye ne kadar eğilimlisiniz?

Hepimizin hipnotize edilmeye duyarlılık düzeyi farklı. Kimileri rahatlıkla hipnozun etkisi altına girebiliyorken kimileri hipnoza girmeyebiliyor. Peki bunu ölçebilmek adına psikologlarca geliştirilmiş bir ölçek olduğunu biliyor muydunuz?


İşte, o ölçek:
Standford Hipnoza Duyarlılık Ölçeği:

1.) Kolların düşmesi: Katılımcıya açık kollarının giderek ağırlaştığı söyleniyor ve kollar yavaşça düşmeye başlıyor.
2.) Ellerin birbirinden ayrılması: Katılımcıların kolları önlerinde açık ve elleri birbirini tutuyorken eller ayrılmaya başlıyor.
3.) Tat halüsinasyonu: Katılımcı ağzında önce tatlı daha sonraysa ekşi bir tat hissediyor.
4.) Kaskatı kasılmış kollar: Kollarından birinin giderek daha da katılaştığı katılımcı onu kımıldatamaz hale geliyor.
5.) Rüya: Hipnotize edilen katılımcıya hipnoz deneyimi hakkında bir rüya görüp daha sonra bu rüyayı anlatacağı söyleniyor.
6.) Geçmişe dönme: Katılımcıya hangi yaşı söyleniyorsa o yaştaki konuşma ve hareketlerine dönüyor. El yazısı bile değişiyor.
7.) Kolların hareketsizleşmesi: Katılımcıya kollarını kaldıramayacağı söylendiğinde bunu gerçekten de yapamıyor.
8.) Anosmia (koku hissinin kaybı): Katılımcıya gündelik kokuları alamayacağı söylendiğinde gerçekten de koku alabilme yetisini kaybediyor.
9.) Halüsine ses: Katılımcı soruları halüsine bir sesle yanıtlıyor.
10.) Negatif görsel halüsinasyon: Katılımcı yalnızca iki tane olduğu söylenen 3 adet renkli kutuyu iki tane gördüğünü söylüyor.
11.) Hipnoz sonrası amnezi: Önceden ayarlanan bir sinyal verilmediği sürece katılımcı hipnoz esnasında verilen bilgileri hatırlamıyor.
(Bentley, 2000)

Vücut ısımızı kontrol

. Doğal seçilim biz insanların çok düşük ya da çok yüksek sıcaklıklarla başa çıkmasına yardım etmiş. Yüzey alanı-hacim oranı yüksek olan kişiler deriden ısı katbetmeye daha yatkın olduğundan, tropiklerde yaşayan insanlar genelde uzun boylu ve zayıfken, kutup sakinleri daha kısa ve kilo olarak daha toplu.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/1/2007 - GÖZ RENGİNİ GENDEKİ HATA BELİRLİYOR!

Kategori: bilim teknik

     Avustralyalı uzmanlar 4.000’den fazla insan üzerinde yaptıkları araştırmada, göz rengindeki değişikliklerin tek nükleotid polimorfomizmalardaki (SNP) ufak yanlışlıktan meydana geldiğini ortaya çıkardı. İnsan DNA’sının tek bir dizisini oluşturan harflerdeki varyasyonlar olan SNP’ler, genetik dizideki mutasyonları ifade ediyor. Bu mutasyonlar, insanların birbirlerinden farklılaşmasını sağlıyor.

    SNP’ler OCA2 kodlu genle araların yakın bir ilişki var. Bu gen vücutta saç, deri ve göz rengi gibi detayları ayarlayan proteinleri üretiyor. OCA2 genindeki mutasyonların en bilineni saçların bembeyaz olmasına neden olan albinoluk.

    MUTASYON RENGİ BELİRLİYOR
Avustralya’daki Queensland Üniversitesi uzmanları ikizler, kardeşleri ve ebeveynleri üzerinde yaptıkları deneylerde göz rengini kesinkes belirleyen özel bir genin bulunmadığı sonucuna vardı.Her insanda SNP’den iki kopya var, ancak her insanda farklı kombinasyonlara giriyor ve sonuçta bu kombinasyonlar kahverengi yerine mavi yeşil gibi göz renklerini belirliyor. OCA2 geni mutasyona uğradığında SNP’ler üzerinden pigmentasyonda kayıp yaşanıyor.

      MAVİ GÖZLER

Araştırmayı yürüten Richard Sturm, OCA2 genine bağlı 3 adet SNP tespit etti, bunların mavi rengi yarattığı tahmin ediliyor. Sturm, söz konusu SNP’lerin mavi gözün direkt sağlayıcısı olmadığını, ancak bunu tetikleyen en önemli faktörle direkt ilişkili olabileceğini belirtiyor.
      YEŞİL GÖZLER

OCA2 genindeki mutasyonlar genin ürettiği protein miktarını belirliyor, Sturm’a göre, kahverengi gözlü insanlarda bu proteinlerden daha çok olurken, mavi gözlülerde daha az bulunuyor. Yeşil gözler için ise DNA dizisinde tek bir harfin değişmesi yeterli. Yeşil gözlü insanlarda, proteini oluşturan amino asit sayısında değişiklik oluyor

 

     Bilim insanları OCA2’deki mutasyonların, diğer bir deyişle DNA dizisindeki varyasyonların göz rengi üzerindeki etkisinin yüzde 74’üne denk düştüğünü belirtiyor. Kısaca renkli gözü yaratan süreçlerin yüzde 26’sı hala soru işareti.

 

Not: Avustralya’daki Queensland Tıbbı Araştırmalar Enstitüsü ve Queensland Üniversitesi’nin ortak araştırması American Journal of Human Genetics dergisinde yayımlandı

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/1/2007 - MAVİ HALKA

SATÜRN’E YENİ BİR HALKA
Satürn’ün yörüngesindeki Cassini uzay aracı, gezegenin yeni bir halkasını keşfetti. Halkanın, Satürn’ün uydularından kopan toz ve parçalardan oluştuğu düşünülüyor.
Satürn’ün yeni halkası artı işaretiyle gösteriliyor.
Satürn ile halkalarının arasında sürekli sortiler yapan Cassini’nin yeni bulduğu halka, gezegene Janus ve Epimetheus uydularıyla aynı mesafede duruyor.
Bu bilgi, halkanın da oluşumuyla ilgili ipucu veriyor, zira halkanın Janus ve Epimetheus uydularından kopan taş ve toz parçalarının birleşmesiyle meydana geldiği tahmin ediliyor.

CASSİNİ SATÜRN’DE DEV KASIRGA SAPTADI
Amerikan uzay aracı Cassini, dev bir kasırganın Satürn gezegeninin güney kutbunu kasıp kavurduğuna ilişkin görüntüler gönderdi.
Cassini’nin gönderdiği görüntüler, bugün Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesinin (NASA) internet sitesinden yayımlanırken, NASA tarafından yapılan açıklamada, böyle bir olaya dünya dışındaki bir başka gezegende daha önce ilk kez rastlandığına da dikkat çekildi.

URANÜS, SATÜRN GİBİ MAVİ HALKAYA SAHİPMİŞ
Uranüs gezegeninin de komşusu Satürn gibi mavi halkaya sahip olduğu anlaşıldı.
Science dergisinin son sayısında yayımlanan araştırmaya göre, 2005 yılında keşfedilen Uranüs’ün en büyük halkasının parlak mavi olduğu belirlendi.
Güneş sisteminde şimdiye kadar sadece Satürn’ün halkasının mavi olduğu sanılıyordu.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/1/2007 - GÜNEŞ SİSTEMİ ARTIK 8 GEZEGEN

Kategori: bilim teknik

GÜNEŞ SİSTEMİ ARTIK 8 GEZEGEN
Dünyanın önde gelen gök bilimcileri, bir hafta süren sıkı bilimsel tartışmalardan sonra Güneş Sistemi’nde geçerli yeni bir gezegen tanımını kabul etti.
Böylece 1930 yılından bu yana gezegen sayılan Plüton artık bu unvanını yitirdi. Karar oy birliğiyle kabul edildi.
Güneş Sistemi’nde gezegenler yıldıza yakınlıklarıyla Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün şeklinde sıralanıyor

PLÜTON’UN İKİ YENİ AYINA NIX VE HYDRA İSMİ VERİLDİ
Gezegen olmaktan çıkarılan Plüton’un yeni keşfedilen iki uydusuna Nix ve Hydra adı verildi.
Uluslararası Astronomi Birliği, Plüton’un yeni uydularının isimlerini bu hafta resmen onayladı.
Nix ve Hydra, Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesinin (NASA) "Yeni Ufuklar" projesi kapsamında yapılan Hubble Uzay Teleskobunu kullanan bir grup araştırmacı tarafından  keşfedilmişti.
Hydra ve Nix’in, Plüton’un 1978 yılında keşfedilen en büyük uydusu Charon’a göre gezegene 2-3 kat daha uzak olduğu belirtildi.
Nix, mitolojide karanlık ve gece tanrısının, Hydra ise dokuz başlı yılanın ismi.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/12/2006 - GENLERİN DÜNYASI

Kategori: Biyoloji

DNA nedir, nerede bulunur?:

DNA "Deoksi Ribo Nükleik Asit" isimli bir tür molekül grubunun kısaltılmış isimidir.DNA'nın çift zincirli ip merdivene benzediğinden bahsetmiştik(Bkz.Önsoz,Sekil-1).Çift zincirli yapıdaki DNA zinciri oldukça uzun bir zincirdir.Bu zincir hücre içindeki özel enzimler ve proteinler aracılığı ile paketlenir.

 Nasılki uzun bir ipi makaraya düzenli bir şekilde sarıyorsanız, hücrede buna benzer bir mekanizma ile DNA yı paketleyerek çekirdeğinin (Nukleus) içine yerleştirir.DNA her hücrede bulunur.Örneğin şu an ekrana bakan gözlerinizdeki her hücrenin içinde DNA zinciri paketlenmiş bir vaziyette yerleşik olarak bulunur.Veyahut klavyeyi kullanan ellerinizdeki herbir hücrenin içerisinde ayrı ayrı DNA molekülü bulunur.Böbreklerinizin hücrelerinde, karaciğerinizin hücrelerinde, kemik hücrelerinizde kısacası vücudunuzdaki her hücrede DNA molekülü mevcuttur.

 DNA uzun bir zincir olmasına karşılık üzerindeki baz sıraları bir düzen içerisinde taksim edilmiştir. Taksim edilen bu baz gruplarına ise" Gen "denir.Mesela bir canlının DNA zincirinde 15.000.000 adet baz(Nukleotid) dizisi olsun ve bu baz dizileri 1000 ' er adet olmak üzere 15 gruba ayrılmış olsun.İşte bu 15 tane grubun her biri birer "gen" dir.İnsan hücresinde ise yaklaşık olarak 3 milyar adet gen bulunur.Tabii her genin içinde binlerce nükleotid dizisi vardır.

 

 Yukarıdaki DNA zincirine bakacak olursanız a,t,g ve c olmak üzere 4 farklı bazın birbirleriyle karşı karşıya gelerek bağlandığını görürsünüz.Bu bağlanmalar belirli bir düzene göre yapılır. "a=adenin","t=timin","g=guanin" ve "c=sitozin" bazları arasında adenin bazı yanlızca timin ile guanin bazı ise yanlızca sitozin(c) ile bağ yapar.Bunun nedeni ise oldukça ilginçtir.

 Adenin ve Guanin bazları yapısal olarak büyük boylu moleküllerdir.Timin ve Sitozin ise küçük boylu moleküllerdir.Adenin ve timin bazlarını bir futbol topu, guanin ve sitozin bazlarını ise tenis topu olarak düşünebilirsiniz.

 Eger adenin bazının karşısına timin değilde guanin gelseydi heliks yapısının düzgün ilerlemesi mümkün olmayacaktı.Fakat DNA da küçük bazlara karşı büyük bazların gelmesiyle aradaki mesafenin her noktada sabit olması sağlanmıştır. DNA nın yapısı bazların bu şekilde ardı ardına sıralanmasıyla uzayıp gider.Aşağıdaki şekilde ise bazların sıralanışı biraz daha anlaşılır bir şekilde görülmektedir.

 Eminizki bazların DNA üzerinde bu şekilde sıralanmasının, canlılığın "şifresi" ile ne ilgisi olduğunu merak ediyorsunuzdur.Az öncede belirttiğimiz gibi bu şifrelerin bir canlı organizmayi nasıl meydana getirdiğini şimdi açıklayacağız.

 DNA daki şifrelerden canlı bir organizmanın meydana gelmesi, aslında hücre içinde oldukça karmaşık bir dizi işlem neticesinde meyadana gelir.Fakat yazımızda bu işlemleri en kaba haliyle ele aldık.

 DNA daki şifrelerin deşifre olup organizmayı meydana getirmesi aşama aşama meydana gelmektedir.Bu aşamalar ise sırasıyla ;

1-) DNA dan RNA sentezi (Transkripsiyon)

2-) RNA dan protein sentezi (Translasyon)

3-) Proteini üretilen hücrenin farklılaşması (Morfogenez)

Şimdi bu aşamaları teker teker ele alarak yanlızca bir DNA molekülünden devasal bir canlının nasıl mükemmel bir şekilde meydana geldiğini öğrenelim.

1-) DNA dan RNA sentezi (Transkripsiyon) :

  Erkek bir canlıdan gelen spermin taşıdığı bir miktar DNA ile dişi bir canlıdan gelen yumurtanın taşıdığı DNA birleşerek tam bir DNA yı verir.Bu DNA meydana gelecek yavrunun tüm özelliklerini içinde barındırır.Mesela bu canlının DNA sında 1 milyar gen var ise bu genlerin 500 milyontanesi anneden 500 milyon taneside babadan gelir.Yumurta ile spermin birleşmesinin ardından DNA daki o eşsiz şifreler çözülerek, küçücük bir yumurta (zigot) dan kocaman bir canlıyı meydana getirmeye başlar.

 İlk aşama RNA sentezidir.Bu işlem DNA nın açılmasıyla başlar.Biliyoruzki DNA daki bazlar karşı karşıya gelip el ele tutuşarak her iki omurgayı birleştirmişlerdi.Fakat bu bazlar ellerini bırakarak yani aralarındaki bağları kopararak DNA nın çift zincirli yapısını tıpkı bir "fermuar" gibi açmaya başlar. DNA çözülmeye başladıkça "RNA polimeraz" adı verilen özel bir protein DNA nın üzerinde gezerek onu okumaya ve RNA yı sentezlemeye başlar.Bu işlemi daha iyi anlamak icin aşagıdaki şekle bakalım.

 Şekilde DNA çözülmüş bir vaziyette görülmektedir.Büyük mavi bölge RNA polimerazı temsil etmektedir.Yeşil şerit ise sentezlenen RNA dır.

 Anlaşılacağı gibi DNA zinciri açılmış ve RNA polimeraz enzimi vasıtasıyla DNA daki bazlara karşılık gelen diğer bazlar birbirlerine eklenerek RNA üretilmektedir.

 Üretilen RNA nın DNA dan tek farkı Adenin bazının karşısına Timin yerin " U " harfiyle gösterilen " Urasil " bazının gelmiş olmasıdır.Üretimi tamamlanan RNA daha sonra DNA üzerinden ayrılarak bir dizi işleme tabii tutulur.

 Bu işlemler sırasında RNA kaba olarak DNA dan üretildikten sonra üzerinde düzeltmeler yapılır.Nasılki bir marangoz kestiği tahtaları düzeltmek için yontuyorsa, hücrede aynı şekilde üretilen kaba RNA yı düzeltmek için bir dizi enzimi görevlendirir.

Not: Üretilen bu RNA, mRNA (mesajcı RNA) dır.

2-) RNA dan protein sentezi (Translasyon):

 Düzeltme işlemleri tamamlanmış olan mRNA daha sonra çekirdek (nukleus) den çıkarak "Ribozom" adı verilen bir organele doğru yol almaya başlar.Ribozoma ulaşan mRNA ribozoma bağlanır. mRNA nın bir özelliği ise DNA daki gibi sıralanan bazların 3 lü gruplar halinde ayrılmış olmasıdır.Bir örnek verelim ;

 DNA üzerindeki kodonlar " AATGCCGATGTA " şeklinde ise, sentezlenen mRNA nın görünümü " UUA-CGG-CUA-CAU " şeklinde olacaktır.Dikkat ederseniz baz sıralamasında bir değişme yoktur, yanlızca bazlar 3 lü gruplar halinde taksim edilmişlerdir.Taksim edilen bu 3 lü gruplara ise "Kodon" adı verilir.Tabii RNA da adenin bazına karşılık urasil bazının, guanin bazına karşilik ise sitozin bazının geldiğini unutmamak gerekir.

 Bu şekilde üretilen mRNA ribozoma bağlandıktan sonra 3 lü grupların okunmasına başlanır.tRNA adı verilen bir başka RNA çeşidi ise bildiğimiz mRNA veya DNA kadar uzun değildir.tRNA (Taşıyıcı RNA) üzerinde yanlızca 15-20 baz sırası bulundurur.tRNA nın diğer bir özelliği ise birbiri ardına sıralanan bazların bir daire oluşturacak şekilde bağlanmasıdır.Bunu halay çeken bir grup insana benzetebilirsiniz.

 tRNA halkasının üzerinde iki önemli bölge vardır.Bu bölgelerden ilki, taşıyacağı aminoasidin tanınmasını sağlayan bölgedir.Diğer bölge ise tRNA nın mRNA ya bağlanacağı, 3 adet baz sırasından oluşan bölgedir.Bu bölgeye ise " Anti-kodon " adı verilir. mRNA üzerinde bazların 3 lü gruplar halinde dizildiğinden bahsetmiştik.İşte tRNA üzerinde bulunan, " anti-kodon " adı verilen ve yanlızca 3 adet baz sırasından oluşan bu bölge, ribozoma tutunmuş mRNA üzerindeki " kodon " adı verilen 3 lü gruplara bağlanır.Tabii tRNA ların anti - kodonları, mRNA üzerindeki kodonlara sırasıyla bağlanırken beraberlerinde taşıdıkları aminoasitleride getirmişlerdir.Bu yüzden tRNA ya bu isim verilmiştir." Aminoasiti taşıyan RNA "

 tRNA lar aminoasitleri taşıyıp sırasıyla kodonlara bağlandıkça, tRNA ların sırtlarındaki aminoasitlerde birbirleriyle bağlanmaya başlarlar.

 Yandaki şekilde mRNA (messenger RNA) daki kodonlardan birisine bağlanmakta olan bir tRNA görülüyor.Görüldüğü gibi mRNA daki kodonun baz dizilimi GCC, bu kodona bağlanan tRNA nın ise anti - kodonu CGG şeklindedir.
tRNA üzerinde bulunan pembe halka ise " aminoasit " i temsil etmektedir.

 Yüzlerce binlerce tRNA yanyana dizildiklerinde, üzerlerindeki aminoasitlerde yanyana gelmiş olur.İşte yanyana gelmiş olan bu aminoasitler birbirleriyle bağ yaparak proteini sentez etmeye başlar.

 Yukarıda anlatmak istediğimiz olayları yandaki şekil gayet iyi açıklıyor.Sağ tarafta yaklaşmakta olan mavi renkli tRNA lar görülüyor.tRNA ların üzerlerinde ise yeşil ve sarı renklerle gösterilmiş " aminoasit " ler görülüyor.Yeşil renkli şerit mRNA yı, boynuzlu gri yapı ise ribozomu temsil etmektedir.

 tRNA lar sırasıyla mRNA üzerine yerleştikten sonra, sırtlarındaki amino asitler bağ yapar.Tam bu sırada işi biten tRNA yükünü boşaltmış olarak mRNA dan bağını kopararır ve ribozomdan ayrılır.Fakat taşıdığı amino asit, kendinden önceki tRNA nın getirdiği aminoasitle bağ yapmış olarak protein zinciri oluşumuna katılır.

 Bu gerçektende insanı hayranlık içerisinde bırakan bir sistemdir.Bugün dünya üzerinde yapay olarak üretilen proteinler bile canlı bir hücre tarafından üretilen proteinin adi bir taklidi olmaktadır.

 

3-) Proteini üretilen hücrenin farklılaşması

  Buraya kadar olan aşamalar hücrede protein sentezi için gerekli işlemleri kapsıyordu.Bundan sonra ise üretilen proteinin çeşidine göre hücrenin kazandığı fonksiyondur.

Bir yumurta ile bir spermin birleşmesiyle meydana gelen yapı zigot adını alır ve tek bir hücreden ibarettir.Zigot içerisinde DNA kendisinin bir kopyasını çıkarır.Dolayısıyla hücrede DNA miktarı iki katına çıkmış olur.Fakat hücre derhal bölünmeye başlar bu DNA lardan birisi bir hücreye giderken diğer DNA ise ikinci yavru hücreye aktarılır.Böylelikle hücre ikiye bölünmüş olur.Bölünmeler ta ki anne karnında bir bebeğin meydana gelmesine dek sürer.

 Yani tek bir hücre, o kadar çok bölünme geçirirki sayıları trilyonları bulur ve bir canlı embriyoyu (anne karnındaki bebek) meydana getirir.DNA şifrelemesi ise bu noktada devreye girer.

 Bir önceki basamağımız protein sentezi ile ilgiliydi.Fakat proteinler çesitli hücreler için farklı tiplerde üretilir.Bir yavru anne karnında gelişirken, yavrunun gözlerini oluşturacak hücrelerdeki DNA lar yanlızca göz organı ile ilgili proteinleri üretirler.Aynı şekilde yavrunun beynini oluşturacak hücrelerin DNA ları ise yanlızca beyin organı ile ilgili proteinleri üretirler.

 Burada önemli olan nokta şudur.İnsanın kemik hücresi olsun, karaciğer hücresi olsun, böbrek hucresi olsun kısacası vücudunun her bolgesindeki hücrelerin içindeki DNA larda insanın bütün organlarını oluşturacak bilgiler saklıdır.Fakat saklanan bu bilgilerden yanlızca ilgili organ için üretilecek protinlerin meydana getirilmesi sağlanır.Yani her hücrede insan vücudunun her organının protein bilgileri saklanır fakat bu proteinlerin hepsi üretilmez.Yanlızca meydana getirilecek organla ilgili proteinler üretilir.Bir organda, organla ilgili proteinler dışında DNA da saklanan diğer proteinlerin üretilmemesi için DNA nın üzeri " Histon " adı verilen özel bir proteinle örtülür.

 Hücrelerin programlanmış bir şekilde farklı farklı proteinler üretip farklı organlara dönüşmesi olayına Tıp dilinde farklılaşma (morfogenez) denir.Bugün bilim adamlarının kafasını kurcalayan en büyük problem ise hücrelerdeki " Histon " ların hangi genlerin üzerini örtüp hangilerinin üzerini açık bırakacağını nereden bildiğidir.Çünkü proteinlerde birer moleküldür ve moleküllerde atomlardan oluşur.Dolayısıyla şuursuz atomların bu derece zekice düşünülmüş bir mekanizmayı meydana getirmesi beklenemez.

KLONLAMA (KOPYALAMA)

 Kopyalama konusunu açıklamadan önce bazı terimlerin en anlama geldiğini belirtelim.

Kromozom : Kromozomlar, genetik materyalin (DNA) ' nın yardımcı proteinlerle birlikte dönümler yapıp katlanmasıyla ve kısalmasıyla oluşan yoğunlaşmış yapılardır.
Somatik hücre : İnsanın veya başka bir canlının eşey hücreleri (üreme) dışındaki tüm hücrelere somatik hücre denir.Örneğin deri hücresi, karaciğer hücresi, kas hücresi gibi.Bu hücrelerin taşıdıkları kromozom sayısı 2n ile gösterilir.
Eşey hücresi : Eşey hücreleri, bir canlının dişi ve erkek bireyleri tarafından üretilen ve " n " sayıda kromozom taşıyan üreme hücreleridir.Erkek canlı tarafından üretilen eşey hücresi " Sperm ", dişi canlının tarafından üretilen eşey hücresine ise " Yumurta " adı verilir.

 Örnek olarak insanın somatik hücrelerinde daima 46 tane kromozom bulunur.Ve bu 46 kromozom 2n harfiyle gösterilir.Tabii kromozom sayıları canlıdan canlıya değişmektedir.Mesela sığır somatik hücrelerindeki kromozom sayısı 60, farede 40, kurbağada 26 dır.Sayısı ne olursa olsun eğer kromozomlar somatik bir hücreye ait ise 2n harfiyle gösterilir.

 Canlının eşey hücrelerinde ise kromozom sayısı somatik hücrelerindekinin yarısı kadardır ve n harfiyle gösterilir.İnsanın somatik hücrelerinde 46 kromozom, eşey hücrelerinde ise yarısı sayıda yani 23 tane kromozom bulunur.Dişi ve erkek eşey hücreleri birleştiği zaman (buna döllenme denir) meydana gelecek yavrunun kromozom sayıları yine 46 olacaktır.

 Bir yavru anne ve babasına genetik materyal düzeyinde hiçbir zaman benzemez.Çünki anne birey, eşey hücrelerini (yumurta) meydana getirirken bu eşey hücrelerine kendi DNA sının yarısını nakleder.Aynı şekilde erkek bireyde eşey hücrelerini meydana getirirken (sperm) somatik hücrelerindeki DNA nın yarı miktarını eşey hücrelerine nakleder.Dolayısıyla dünyaya gelecek yavrunun DNA sı ne annenin nede babanın DNA sının aynısıdır.Yavrunun DNA sı anne ve babasının DNA larının karışımı olduğu için bazı karakterleri annesine bazı karakterleride babasına benzer.

 Soldaki şekilde, n sayıda kromozom taşıyan dişi ve erkek eşey hücreleri rakam ve harflerle gösterilmiştir.

 Dişi ve erkek eşey hücrelerinden her hangi ikisi birbiriyle birleştiği takdirde meydana gelecek yavru anneye de babaya da benzemez.

 Dişinin somatik hücrelerinde " 1 - 2 " genlerini taşıdığını varsayarsak, dişinin " 1 " genetik yapılı eşey hücresiyle erkeğin herhangi bir eşey hücresinin birleşmesi halinde meydana gelecek yavrunun DNA sı ya " 1 - A " olacak yada " 1 - B " olacaktır.

 Aynı şekilde dişinin " 2 " genetik yapılı diğer eşey hücresinin erkeğin herhangi bir eşey hücresi ile birleşmesi halinde, meydana gelecek yavru erkeğe de dişiye de benzemeyecektir.

 Doğadaki çeşitliliğin diğer bir nedeni ise " Krossing - over " olayıdır.Krossin - over ' da, kromozomlar arasında parça değiş tokuşu yapılarak genetik materyalin çok daha değişik bir yapıya sahip olması sağlanır.Eşey hücreleri, mayoz bölünme ile meydana getirilirken kromozomlar eşey hücrelerine dağıtılmadan önce krossing - over meydana gelir.Krossing - over ' da parça değiş tokuşu ise, birbirinin eşi olan iki kormozomun kromatidleri arasında meydana gelir

 Klonlama yöntemiyle, eşey hücrelerinden meydana gelecek olan canlının anne veya babasının aynısı olması sağlanabilmektedir.Klonlama yönteminde temel olarak izlenen yol ise dişinin yumurta hücresine, yine dişinin somatik hücrelerinden alınan 2n sayıdaki kromozomun yerleştirilmesidir.Bu şekilde yumurtaya, DNA sı üzerinde hiçbir değişiklik yapılmamış somatik hücre kromozomları enjekte edilerek yapay bir döllenme sağlanmaktadır.

 Klonlamayı şekil üzerinde görelim.

 Şeklin sol tarafında, doğal döllenme görülmektedir.Doğal döllenmede dişi ve erkek eşey hücreleri birleşerek genetik düzeyde kendilerinden farklı bir yavru meydana getirirler.

 Sol tarafta ise klonlama yöntemi görülmektedir.Klonlama yönteminde ilk olarak dişi bireyin somatik hücrelerinde bulunan 2n sayıdaki kromozom, özel yöntemlerle hücre dışarısına çıkarılır ve izole edilir.Daha sonra yine dişi bir bireyin yumurta hücresinin n kromzom sayıdaki genetik materyali çıkarılır.

 Yumurtadan çıkarılan n sayıdaki kromozomların yerine, dişinin somatik hücrelerden izole edilen 2n sayıdaki orijinal kromozomları yerleştirilir.Bu kromozomlar annenin tüm genetik bilgilerini taşımaktadır.Somatik hücre kromozomları yumurta hücresine yerleştirildikten sonra, yumurta hücresine elektrik sinyalleri gönderilir.Bünyesinde 2n kromozom bulunan yumurta hücresi bu elektrik sinyallerini aldığında sperm tarafından döllendiğini zanneder.Çünki sperm hücresi n sayıdaki kromozomunu yumurtaya aktarırken yumurta zarı üzerinde bir elektrik gradiyent meydana getirir.

 Yapay olarak elektrik sinyalleriyle aktif hale geçirilen yumurta hücresi, sahip olduğu enzimlerle içerisine yerleştirilen DNA yı replike edip çoğalmaya başlar.Hücrenin bölünerek çoğalmasıyla nihayetinde embriyo (anne karınında gelişmekte olan yavru) oluşmaya başlar.

 Klonlanmış embriyo ile doğal yolla meydana gelen embriyo arasındaki fark DNA sında yatmaktadır.Doğal yolla meydana gelen embriyonun genetik özellikleri, anne ve babasının genlerinin karışımı olduğu için her iki bireydende farklı bir genoma sahiptir.Fakat klonlanmış embriyonun DNA sı annesinin DNA sının aynısıdır.Yani aralarında en ufak bir baz sırasında bile fark yoktur.Dolayısıyla dünyaya gelecek olan yavru, annenin genetik ve morfolojik tüm özelliklerini taşır.

 Mesela annesinin DNA sından bir insan embriyosu kopyalandığını var sayalım.Dünyaya gelecek yavrunun göz rengi, saç rengi, yüz şekli, deri rengi, kafa yapısı, genlerinde taşıdığı hastalıkları, vücudunun üzerindeki benleri, kaşlarının uzunluğu kısacası vücudunun tamamı annesinin aynısı olacaktır.Tıpkı tek yumurta ikizlerinde olduğu gibi.

 Klonlama işlemi burada anlatıldığı kadar basit olmayıp oldukça karmaşık işlemler vasıtasıyla gerçekleştirilir.Öyle ki yumurtanın yapay olarak döllenmesi için ortam şartlarının olabildiğince ana rahmine benzetilmesi gerekmektedir.Mesela ortamın pH ' ı, iyon konsantrasyonu, sıcaklığı vb. gibi.Klonlamanın zor olması nedeniyle yanlızca tek bir yumurta hücresi üzerinde değil yüzlerce hatta binlerce yumurtası üzerinde deneyler yapılmakta, bu klonlama deneylerinden yanlızca bir kaç tanesinden netice alınabilmektedir.

MUTASYONLAR

 Mutasyonlar, bir canlının DNA sı üzerinde yani genetik bilgileri üzerinde meydana gelen değişikliklerdir.Doğada mutasyonlara çok nadiren rastlanılmasına karşın meydana geldiği canlı üzerinde ağır tahribatlara neden olmaktadır.

Mutasyonlar "nokta" mutasyonu ve "kromozom" mutasyonu olmak üzere iki ana sınıfa ayrılır.Bu iki ana mutasyon haricinde de mutasyonlar meydana gelmektedir fakat yazımızda diğer çeşitlerine yer vermedik."Nokta" mutasyonları, DNA nın yanlızca çok kısıtlı bir bölümünde meydana gelen mutasyonlardır.Bir veya birkac baz sırasının kopması veya yerlerinin değişmesi nokta mutasyonlarına örnek verilebilir.

 Soldaki resimde DNA nın paketlenmeden önceki hali görülmektedir.İplik gibi görünen bu yapı upuzun bir baz sırasından oluşur.DNA daki nokta mutasyonları, bu uzun baz sırasındaki bir veya birkaç bazın kopması veya yer değiştirmesi şeklinde meydana gelir.

 Sagdaki resimde ise DNA ipliğinin dönümler yaparak paketlenmiş hali görülmektedir (birisi solda birisi sağda iki karmaşık yapı).İşte DNA nın bu şekilde paketlenmiş haline " Kromozom " adı verilir. Kromozom mutasyonlarında ise, kromozomun bir parçasında kopma veya crossing-over sırasında yanlış bir kromozomla parça değiş tokuşu meydana gelmektedir.Dolayısıyla kromozom mutasyonları, nokta mutasyonlarından daha ağır hasarlara neden olur.

  Sağdaki küçük resimde ise nokta mutasyonunu temsil eden bir çizim görülüyor.

 Mutasyonların gunumuzdeki en iyi örneklerine Down sendromu, Palindromi(altı parmaklılık), Albinizm (Beyaz saç ve beyaz tenlilik) ve Kan kanserini verebiliriz. Bunların herbiri birbirinden korkunç hastalıklar olup çoğu mutasyonlar canlının ölümüne bile neden olabilmektedir.

 Doğada hiçbir yararlı mutasyon yoktur.Meydana gelen mutasyonlar çeşitlerine göre ya canlıda ağır bir hasara neden olur, yada canlı üzerinde etkisiz kalır.

 Soldaki iki ayrı karede görülen resimler "Kan kanseri"ne yakalanmış bir insandaki kan hücrelerini göstermektedir. Soldaki resimde görülen hucreler disk seklindeki normal alyuvar (eritrosit) hücreleridir.Fakat kanserli bir insanın kan hücreleri "orak" sekline dönüşmüştür.

 Bunun nedeni, kan hucrelerinin üretiminden sorumlu DNA molekülünün üzerinde bulunan şifrelerden birisinin dejenere olmasından dolayıdır.Bu hata kan hücresinin üretildiği proteinin 6.aminoasitinin yerine başka bir aminoasidin bağlanmasına neden olur.

 DNA üzerindeki bu küçücük hata bile canlı bir organizma üzerinde korkunç sonuçlar doğurabilmektedir.

 Belki zaman zaman televizyonlarda görmuşsünüzdür , 6 ayaklı koyun, iki başlı sığır veya yapışık ikizler.Bu canlıların hepsi mutasyonlar sonucunda sakat kalmışlardır.Özellikle "Çernobil" faciasindan sonraki kuşaklarda korkunç derecede sakatlıklar görülmüştür.

 Bunun temelinde ise "mutasyona yol acan etmenler" yatar.Bu etmenlerin başında ise kimyasal maddeler, fiziksel etkiler ve radyoaktif ışıma gelmektedir.Radyoaktif ışınlar çok yüksek enerjili olup gen dizilerinde kopmalara neden olurlar.Çernobil ve Hiroşima şehirlerinde meydana gelen her iki nükleer facianın üzerinden yıllar geçmesine rağmen halen birçok çocuk ya sakat yada kanserli olarak dünyaya gelmektedir.

 Aşağıdaki resimlerde mutasyona uğramış bir domuz ve başından anten yerine bir çift bacak çıkmış meyva sineği görülüyor.

  Doğada nadiren de olsa kendiliğinden mutasyonlar meydana gelebilmektedir.Fakat canlı hücrelerindeki kusursuz kontrol sistemleri sayesinde DNA üzerinde herhangi bir hataya yer vermemek için bir çok enzim görevlendirilmiştir.Bu enzimler DNA üzerinde sürekli dolaşarak kompa, kayma veya yer değiştirme gibi hataları düzelterek mutasyonun meydana gelmesini engellerler.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/12/2006 - İNSAN HORMON SİSTEMİ

Kategori: Biyoloji

    İnsan vücudunda sayısız hormon görev almaktadır. Bu hormonların bazılarının kimyasal özellikleri açığa kavuşturulmuş olmakla birlikte çoğunun ne yapıda hormon oldukları konusunda araştırmalar halen sürmektedir. Hormonların enzimler gibi protein yapıda olduklarına değinmiştik, ancak bazı hormonlar yanlızca 3 - 5 amino asitten oluşabilirler, hatta protein yapıya ilave olarak moleküle ek bir karbonhidrat molekülü bağlanmış olabilir (bu tip moleküllere " Glikoprotein " denir).

Bunun yanında lipidlerden sentezlenen ve protein tabiatında olmayan hormonlarda vardır. Örneğin dişi ve erkek bireylerin primer ve segonder eşey karakterlerini belirleyen östrojen, testosteron, progesteron gibi hormonlar  kolestrol adı verilen ve kanda serbest dolaşan lipid tabiatındaki moleküllerden sentez edilirler.

Hormonlar vücutta belirli organlarda üretilirler. Bu organlar özelleşmiş yapıya sahip olmakla birlikte zengin bir kan damarı ağına sahiptir. Böylelikle üretilen hormonlar çok süratli bir biçimde kana karışır ve hedef organa doğru yol alırlar. Şimdi sırasıyla bezleri, bu bezlerin ürettikleri hormonları ve bu hormonların hedef organları üzerindeki etkilerini teker teker ele alalım.

- HİPOTALAMUS -

Hipotalamus, beynin hormon üretebilen özelleşmiş bir bölgesidir. Kendisine komşu olan hipofiz bezi üzerinde durdurucu veya salgılatıcı etkiler meydana getirir.

Hipotalamus bezinde sinir hücreleri mevcuttur, ancak bu hücreler diğer sinir hücrelerinden farklı olarak hormon üreterek bu hormonları kana verme özellikleri ile tanınırlar. Bu hücrelerin salgıladıkları hormonlara genel adıyla
" Nörohormonlar " adı verilir. Özelleşmiş bu hücreler kendi aralarında gruplara ayrılırlar. Öyle ki salınan bazı hormonlar hipofiz bezinin " Adenohipofiz " adı verilen alt lobuna etki ederken diğer bazı hormonlar ise
" Nörohipofiz " adı verilen 2.alt birimine etkirler.

Hipotalamus bezinin salgıladığı hormonların başlıcaları ve görevleri şunlardır ;

  • TRH : TRH'nın türkçe açılımı " Tiroid salgılatıcı hormon " dur. Hedef bölgesi, hipofiz bezinin (Hipofiz bezi hipotalamusa komşudur ve beynin diensefalon bölgesinde (orta beyin) yer alır.) adenohipofiz lobunun tiroid hormonunu üretip salgılayan hücreleridir. Bu hücreler kendilerine gelen TRH ile bağlanarak Tiorid adı verilen bir hormon üretmeye başlarlar (Bkz.Hipofiz bezi ve bu bezin hormonları)
  • GnRH : GnRH'nın açılımı " Gonad hormonlarını salgılatan hormon " dur. Bu hormon üretildikten sonra hipofiz bezine ulaşarak kendini bağlayabilen reseptörlerin bulunduğu, gonad hormonlarını üreten hücrelere bağlanırlar. Bağlanmasına ardışık olarak bu hücreleri aktive edip, gonadların (eşey hücrelerinin) aktivitesini kontrol eden hormonların sentezlenmesini sağlarlar.
  • PRH : PRH'nın açılımı ise " Prolaktin salgılatıcı hormon " dur. Hipofiz bezinde, dişilerde meme bezlerini kontrol eden hormonların salgılandığı hücreler vardır. PRH bu hücrelerin aktivasyonunu düzenler ve prolaktin hormonunun salgılanmasına neden olur.
  • CRH : CRH " Kortikotropik hormonunu salgılatıcı hormon " anlamına gelir. hipofiz bezinde, böbrek üstü bezlerini etkileyen hormonların üretildiği hücreler vardır. Bu hücreler ACTH adı verilen bir hormon üretirler. Ancak bu hücrelerin aktivasyonu CRH hormonlarına bağlıdır.
  • GH - RH : GH - RH " Büyüme hormonunu salgılatıcı hormon " adını alır. Bu hormon yine hipofiz bezinde bulunan ve büyüme için gerekli hormonları salgılayan hücreleri aktive eder (Büyüme hormonlarına hipofiz bezinde değinilmiştir).

Bu hormonların yanısıra hipotalamustan, hipofiz hücrelerinin aktivasyonunu engelleyen hormonlarda salınmaktadır. Bu hormonlar " İnhibie eden hormonlar " adını alırlar. Şöyle ki ;

  • GHR - IH : Bu hormon GH - RH'nın tersine büyüme hormonunu üreten hücrelerin aktivasyonunu engellerler.
  • CR - IH : CR - IH hormonu ise, böbreküstü bezlerini aktive eden hormonları üretip salgılayan hipofiz bezi hücrelerini durdurur.
  • PRH - IH : Hipoifiz bezi prolaktin üretiminden sorumlu hücrelerin aktivasyonu bu hormon tarafından engellenir.

Bu arada şunu belirtmek gerekir ki hipotalamusta üretilen ve hipofizdeki salgılamayı aktive eden veya durduran hormonlarla hipofiz bezi hormonları arasında kontrol mekanizmaları mevcuttur. Bu mekanizmalar hormonların kandaki artışı ile doğrudan ilişkilidir.

Örneğin tiroid bezini uyaran hormon olan TSH'nın kandaki seviyesi arttığı takdirde bu hormon hipotalamus üzerine etki ederek TRH üreten hücreleri durdurur ve TRH'nın salınmasını engeller, dolayısıyla TRH hipofize gönderilmediği takdirde hipofizdeki TSH üreten hücrelerin durması söz konusudur. Böylelikle TSH salınamaz ve kandaki seviyesi düşürülmüş olur. Ancak TSH'nın kandaki seviyesi düştüğünde mekanizma tekrar harekete geçer ve hipotalamustan tekrar TRH salınmasına neden olur. Çünki TSH'nın kandaki seviyesinin düşük olması, TRH salınımı üzerinde pozitif etki meydana getirir. Bu mekanizma, ilerleyen paragraflarda değineceğimiz bütün hormonlar için geçerli bir mekanizmadır.

- HİPOFİZ BEZİ -

Hipofiz bezinin hipotalamusa komşu olduğunu belirtmiştik. Bu bez beynin diensefalon bölgesinde bulunur, ancak boyutu oldukça küçüktür (bir nohut tanesi kadardır) ve bir sap aracılığı ile beyine bağlanmıştır. Bu sap
" İnfundibular sap " adını alır. Hipofiz bezinin salgıladığı hormonlar oldukça önemli görevleri yerine getirirler. Büyümeden üremeye, su emiliminden kan basıncı dengesine kadar birçok organın kontrolünü sağlayan hormonları üretir ve kana verir.

Hipofiz bezinin Adenohipofiz ve Nörohipofiz olmak üzere iki alt lobu vardır. Bu loplardan salınan hormonları ayrı ayrı ele alacağız.

I-) Adenohipofiz lobundan salgılanan hormonlar :

  • TSH : TSH hormonu az öncede belirttiğimiz gibi hipotalamustan salınan TRH'nın TSH üreten hücrelerini uyarmasıyla sentez edilmeye başlanır. Bu hormonun hedef organı ise soluk borusunun hemen önünde yer alan " Tiroid " bezidir. Bu bez oldukça önemli 3 ana hormon olan Kalsitonin, tiroksin ve triiyodotronin hormonlarının salgılanmasından sorumludur (Bkz.Tiroid bezi)
  • FSH / LH : Bu iki hormon, dişi ve erkeklerde eşey hücrelerin gelişiminden sorumludurlar. Yani hedef organları eşey organlarıdır. FSH erkeklerde sperm üretimini, dişi bireylerde ise yumurta üretimini uyarır. LH hormonu ise dişilerde korpus luteum adı verilen bir yapının gelişimini uyarır. Korpus luteum, dişilerde Progesteron adı verilen bir hormonun üretiminden sorumludur. Bu hormon dişilik karakterlerin kazanılması açısından önemlidir.
  • ACTH : Yine bu sayfada değindiğimiz böbrek üstü bezlerinin çalışması, ACTH hormonunun uyarımı sayesinde kontrol edilir. Ancak böbreküstü bezleri anatomik olarak iki ana kısımdan meydana gelir, bu kısımlar Korteks ve Medulla adını alır. ACTH yanlızca korteks kısmına etki etmektedir, medullayı kontrol eden mekanizma hipofizden tamamen bağımsızdır.

    Örneğin kanda aminoasit seviyesi düştüğü takdirde hipofizden ACTH salınır, bu hormon kortekse etki ederek " Kortizol " adı verilen bir hormonun salınmasını uyarır. Bu hormon ise belirli hücrelere etki ederek proteinlerin parçalanmasını sağlar. Ancak kandaki adrenalin, noradrenalin hormonlarının artışı veya azalması ise medulla üzerinde uyarıcı etki meydana getirir. Yani medulla hipofiz hormonlarına değilde kandaki bazı moleküllerin seviyesine göre aktive edilmektedir.

  • STH / GH : Bu iki hormonun ana görevi büyümede rol oynamasıdır. Bu hormonlar kemikleri, iç organları, yumuşak dokuları ve kıkırdakları meydana getiren hücrelerde mitoz aktivitesini uyarır. Mitoz aktivitesi uyarılınca hücreler bölünürler ve çoğalmaya başlarlar. böylelikle iç organlarda ve kemik dokularında miktarca artış meydana gelir, birey büyümeye başlar.

    Burada bir noktada durmak gerekir. Büyüme hormonu aslında farkında olmadığınız mucizevi bir olayın tetiklenmesine neden olur. Bu olay büyümedeki orantı dengesidir.

    Örneğin elleriniz en genel şekilde kas, kemik deri ve yağ dokusundan meydana gelir. Büyüme hormonu salındığında herbir farklı hücreye farklı şekilde etki eder. Kas hücresi 2X sayısı kadar mitoz geçirip çoğalıyorsa kemik hücreleride 2X sayısı kadar bölünürler, aynı şekilde deri hücreleride aynı oranda çoğalırlar. Fakat bazı organlar vardırki büyüme hormonuna cevap verdiği zaman ani bir mitoz patlaması göstermezler, örneğin göz hücreleriniz STH hormonuna, ellerinizi meydana getiren deri hücreleri gibi bir yanıt verseydi o zaman gözleriniz şu an göz yuvalarınızın dışında olacaktı. Ancak göz hücreleri (başka organlarda olabilir) STH'ya yanıt verdiğinde göz hücrelerindeki genler, gözün büyümesini, vücut organları ile orantılı olacak şekilde düzenlerler.

    Başka bir örnek vermek istersek klavyeyi kullanan ellerimizi verebiliriz. Ellerinizin üzerini örten deri, kas ve kemik hücrelerinden daha az sayıda mitoz geçirirse, mesela X kadar bölünecek olursa deri kemiklere dar gelecek ve yırtılmaya başlayacaktı. Tersine kemik hücreleri büyüme oranının altında kalsaydı bu sefer elleriniz birer deri yumağına dönüşecekti. Aynı oran bozukluklarını iç organlara uyarlarsanız, STH / GH hormonları ve bu hormonların etki ettikleri hücreler arasındaki kontrol sistemlerinin, sizin hayatınız açısından nekadar mucizevi bir önemi olduğunu anlayabilirsiniz.

  • PRL : Prolaktin dişi bireylerde meme bezlerinden süt salınmasında uyarıcı bir etkiye sahiptir. Özellikle doğum sonrasında süt bezleri yüksek aktivite gösterir, böylelikle bebeğin ihtiayaç duyduğu süt fazlasıyla üretilmiş olur. Ancak süt üretiminde sütün zengin mineral içeriği açısından ana etmen PRL değildir, annenin iyi beslenmesi bebeğin içeceği sütün zengin mineral ve protein içeriğe sahip olmasında etkendir.
  • MSH : " Melanin uyarıcı hormon " adını alan MSH hormonu, hipofizden salındığı vakit hedef hücreleri olan melanin hücrelerinin reseptörlerine bağlanır. Bu hücreler melanin adı verilen renk pigmentinin üretimini gerçekleştirirler. Bu pigmentlerin üretimindeki artış, derinin renginin koyulaşmasına neden olur. Aksine açık tenli insanlarda melanin hücreleri daha az pigment üretirler. Bunun yanında melanin pigmentinin üretimi güneş ışınlarıylada doğrudan etkilidir.

I-) Nörohipofiz lobundan salgılanan hormonlar :

Bu lobun iki ana hormonu vardır, birisi Oksitosin diğeri ise Vazopressin dir. Her iki hormonda gerçekte hipotalamusta üretilir, ancak hipotalamus ile hipofiz arasındaki portal damarağına geçerek nörohipofize ulaşır ve buradan kana karışır. Nörohipofiz burada yanlızca kan damarlarına yataklık yapmaktadır, bir bakıma köprü vazifesi görmektedir.

  • Oksitosin : Bu hormon hamile kadınlarda doğum esnasında rahimin etrafına sarılı olan düzkas hücrelerinin kasılmasına neden olur, böylelikle doğum esnasında yavru rahim kanalı boyunca ilerler. Bunun yanısıra bebekler anne sütünü emerken civardaki sinir hücrelerine baskı yaparak annenin beynine sinir impulsu gitmesine neden olur. Bu impulslar oksitosin salınımını artırır, böylelikle oksitosin süt kanallarının kasılmasına ve sütün bebek tarafından emilmesine yardımcı olur.
  • Vazopressin : Vazopressin hormonu, damar cidarlarında konumlanmış düz kas hücrelerinin kasılmasına ve aynı zamanda böbreklerden suyun absorbe edilmesini uyarır, böylelikle kandaki üre seviyesi düşürülmüş olur. Damarların daralması ise kan basıncının ayarlanmasında fonksiyoneldir.

- PİNEAL BEZ -

Pineal bez, beynin diensefalon bölgesinin dorsalinde (sırt kısmında) bulunmaktadır. Tıpkı hipofiz bezi gibi kısa bir sapla beyine bağlanmıştır. Bu bezin iki önemli hormonu vardır ;

  • Serotonin : Serotonin, bireyde uyku düzenlenmesinde rol alır, ancak vücut sıcaklığının ayarlanmasında ve damarların cidarlarındaki düz kasların kasılmasında uyarıcı etkisi vardır.
  • Melatonin : Melatonin hormonu üreme sikluslarının düzenlenmesinde rol oynamaktadır.

- TİROİD BEZİ -

Tiroid bezi soluk borusunun ön tarafında yer alır. Başlıca üretip saldığı hormonlar şunlardır ;

  • Tiroksin : Tiroksin hormonu, tirozin amino asitinden üretilen bir hormondur. Bu hormon ne protein tabiatında nede lipid tabiatındadır, yanlızca tekbir tirozin aminoasitine 4 tane İyot molekülünün bağlanmasıyla meydana gelir. Tiroksin genel olarak canlının hücrelerinde enerji açığa çıkaran reaksiyonların hızlanmasını uyarırlar. Örneğin soğuk havalarda tiroid bezinizden daha fazla Tiroksin salınır. Bunun neticesinde enerji açığa çıkaran reaksiyonlar hızlanır ve vücut ısınız yükselmeye başlar. Bu şekilde, vücut için ideal ısı olan 37 derecede denge sağlanmış olur.
  • Triiyodotronin : Adındanda anlaşılacağı gibi bu hormona 3 adet İyot molekülü bağlanmıştır. Triiyodotronin aslında tiroksinden 1 iyot çıkarılmasıyla oluşur. İyodun çıkarılması ise spesifik bir enzim tarafından gerçekleştirilir. Triiyodotronin'in fonksiyonu tiroksin hormonunun ki ile aynıdır.
  • Kalsitonin : Kalsitonin hormonunun hedef hücreleri kemik dokusudur. Kalsitonun kemik hücrelerine bağlandığı zaman hücrelerin membranı üzerinde bulunan kanallardan kemiğe Ca(+) iyonunun geçisi hızlanır. Böylelikle kandaki Ca seviyesi düşerken kemikteki Ca seviyesi artar, dolayısıyla kemike sertleşme meydana gelir.

- PARATROİD BEZİ -

Bu bezin bilinen en önemli hormonu " Parathormon " dur. Parathormon, Kalsitonin hormonunun aksine kemiklerden Ca(+) iyonlarının kana geçişini uyarır. Ayrıca Parathormon böbrekte bulunan ve glomerulus adı verilen süzüntü birimlerinde, kandaki fosfat (PO( - ) ) iyonlarının idrara geçişini hızlandırır. Buna bağlı olarak kandaki fosfat iyonlarının yoğunluğu düşürülmüş olur.

- BÖBREK ÜSTÜ BEZLERİ -

Böbreküstü bezleri (Diğer adıyla " Adrenal bezler "), anatomik olarak Korteks ve Medulladan oluşur. Bezin korteksi ve medullası ayrı ayrı hormonlar üretirler. Öncelikle korteksden salınan hormonlara değinelim ;

Korteksten salınan hormonlar :

Adrenal korteks, steroid grubu adı altında toplanan değişik hormonların üretiminden sorumludur. Steroid hormonları, kolestrolden sentezlenen lipid tabiatındaki hormonlardır. Bu hormonların başlıcaları şunlardır ;

  • Aldosteron : Aldosteron hormonu, kanda bulunan Na ve K iyonlarının dengesinden sorumludur. Na iyonlarının böbreklerden emilimini sağlarken K iyonlarının idrara geçişine neden olur. Aynı zamanda Aldosteron böbreklerden su emiliminide gerçekleştirir.
  • Kortizol, Kortizon : Her iki hormonda kas ve karaciğer dokularına etki eder. Karaciğer hücrelerinde Glikoneogenez (Glikozun sentezlenmesi olayı) reaksiyonlarını tetiklerken kas hücrelerinde proteinlerin aminoasitlere parçalanmasına neden olur.

Medulladan salınan hormonlar :

Adrenal medulladan, tirozin aminoasiti türevi olan Adrenalin ve Noradrenalin hormonları salınır. Bu iki hormon, organizmanın heyecan, korku gibi durumlarla karşı karşıya kalması durumunda salınarak sinir impulslarının çok hızlı bir şekilde iletilmesine neden olur. Adrenalin ayrıca sinir hücrelerinin akson uçlarından da salınır. Akson uçlarından salınan Adrenalin, impulsun diğer sinir hücresinin dentritine atlamasını sağlayan kimyasal bir aracı olarak rol oynar.

- HORMON ÜRETEN BEZLER GİBİ DAVRANAN ORGANLAR -

Bazı organlar gerçekte farklı fonksiyonlara sahip olmasına karşın bazı kimyasalları üretip kana vermesi bakımından aynı zamanda hormonal bez olarak kabul edilir.

Bu organlardan başlıcaları, mide, karaciğer, pankreas ve üreme organlarıdır. Bunların neden hormonal bez kategorisine alındığına deyineceğiz ;

Mide : Mide duvarında salgı üretip bu salgıları bir kanal aracılığıyla mide içerisine gönderen bezler vardır. Bu bezleri meydana getiren hücreler arasında hormon üretip salan özelleşmiş hücreler vardır. Midede asit üreten hücreler " Parietal " hücrelerdir. Bu hücrelerin asit salgılamasını kontrol eden hücreler ise " G " hücreleridir. G hücreleri gastrin hormonu üretirler, bu hormon parietal hücrelerin HCL salgılamasını uyarır.

Ancak G hücrelerinin gastrin üretmeside yine o bölgede bulunan D hücrelerinden salınan " Serotonin " hormonu tarafından kontrol edilir. Yani birtür zincirleme ilişki vardır.

" EG " hücreleri adı verilen hücreler ise Enteroglukagon adı verilen bir hormon salarlar. Bu hormon kandaki şeker düzeyinde artışa neden olur.

" EC " hücreleri ise serotonin salarlar. Bu hormon damarların cidarlarındaki düz kasların kasılmasında fonksiyoneldir.

Karaciğer : Karaciğer vücuttaki en büyük ve en önemli organlardan birisidir. Karaciğer, besinlerin sindirimiyle kendisine gelen biyokimyasal molekülleri işlediği gibi, bu moleküllerden sentez ettiği protein, glikojen gibi maddeleri kana vermesiyle endokrin (iç salgı bezlerine verilen genel ad) sınıfına dahil edilmektedir.

Karaciğer özellikle glikozu glikojene çevirerek depo eder yada kana verir. Ayrıca fibrinojen, protrombin ve albumin gibi proteinlerde karaciğer tarafından sürekli üretilip kana verilirler.

Pankreas : Sindirim olaylarında incebağırsağa karaciğerden safra sıvısı dökülürken pankreastan ise lipidlerin parçalanmasını sağlayan enzimler salgılanır. Pankreas bu özelliğiyle eksokrin (dış salgı bezlerine verilen genel ad) bez olarak bilinir. Ancak pankreasta özelleşmiş hücrelerin oluşturdukları adacıklar vardır ki bu adacıklara
" Langerhans adacıkları " adı verilir. Bu adacıklarda farklılaşmış A, B, D, ve PP hücreleri konumlanmışlardır.

  • A hücreleri " Glukagon " adı verilen bir hormon salarlar. Bu hormon karaciğerde depoedilen glikojenin parçalanmasını ve glikozun açığa çıkmasına neden olur.
  • B hücreleri ise " İnsülin " adı verilen bir hormon salar. Bu hormonun görevi ise karaciğerde glikozun glikojene çevrilmesini sağlamakatır. Ancak insülin kas dokularındada glikozun glikojene çevrilmesini ve depo edilmesini sağlar. Bunun yanında insülin yağ dokularında yağ sentezini uyarır.

İnsülin oldukça önemli bir hormondur. Şeker hastalarında bu hormonu sentezleyen hücrelerin insülini şifreleyen genleri kusurlu olduğu için üretilen değişik yapıdaki hormon görevini yerine getiremez, yani karaciğeri, glikozu glikojene çevirmesi için uyaramaz. Glikoz ise kanda birikmeye başlar ve tansiyonun yükselmesine neden olur ki bazı durumlarda yüksek tansiyon çok ağır neticeler verebilmektedir.

  • D hücreleri ise A ve B hücrelerinin aktivitesini düzenleyen " Somatostatin " adı verilen bir hormon salar.
  • PP hücreleri ise pankretaik peptidleri (proteinleri) salgılayıp kana verirler.

Eşey organları (Gonadlar) : Gonadlar hem erkek hemde dişi bireyde eşey hücrelerinin üretilip geliştiği yerleri temsil ederler. Ancak eşey hücrelerinin üretimi yanısıra erkeklik veya dişilik karakterlerin ortaya çıkmasında rol oynayan hormonlarıda salarlar.

Erkeklerde bu hormonlardan en bilineni " Testosteron " adını alır ve Leydig adı verilen hücreler tarafından üretilir. Dişilerde ise üretilen hormon " Progesteron " hormonudur. Bu hormon ise meme bezlerinin gelişmesi gibi sekonder karakterlerin gelişmesinde uyarıcı etkisi vardır. Progesteronun üretimi ise yumurtanın geliştikten sonra dönüşüme uğrayarak meydana getirdiği " Korpus Luteum " adı verilen bir yapıda gerçekleşir

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

20/11/2006 - NASA GÜNEŞİ İNCELİYOR

Kategori: bilim teknik

  NASA, güneş patlamalarını daha iyi anlamak ve bunun dünyada çevreyi nasıl etkilediğini belirleyebilmek amacıyla uzaya ikiz uzay aracı gönderdi.
   NASA´dan yapılan açıklamada, her biri 620 kilogram olan ve bir golf arabası büyüklüğünde olan uzay araçlarının birbirlerinden ayrılmalarını takiben 2 yıllık görevlerine başlayacakları kaydedildi.
   Dünyaya güneşin 3 boyutlu ilk görüntülerini iletecek olan uzay araçları, bunu yapabilmek için farklı yörüngeye yerleşecek. NASA, güneşin 3 boyutlu görüntülerini aralık ayı ortalarında bekliyor.

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

SANATSAL ETKİNLİKLER.EĞİTİMLE İLGİLİ GELİŞMELER.FEN İLE İLGİLİ GELİŞME VE SÖZLER..GENEL KÜLTÜR.VE GÜZEL OLAN HERŞEY... MARMARA ÜNİVERSİTESİ Ana Sayfası HACI ETHEM ÜKTEM İÖO SANART Ana Sayfası TARIK Ana Sayfası

Kategoriler

Arkadaşlarım

woelfin Barış
sanart50
mersinart
felsefelogos
yeknesak
Bana Mesaj Yazın
İsminiz:
E-Mailiniz:
Mesajınız:
Title



DİNAZORLAR

Title



1)ÜST TRİASİK DÖNEM

COELOPHYSİS : Bulunduğu yerler : ABD Boyu : 3 m Genişliği : 1 m Ağırlığı : 100 kg Beslenme Türü : Etobur Yaşdığı dönem : 225-220 Milyon yıl Önce Açıklama : Dinazor neslinin bilinen ilk temsilcilerindendir. Amerika kıtasında ortaya çıktığı bilinmektedir.İlk olarak 1964 yılında fosili bulunmuştur.İnsanla karşılaştırıldığında çok büyük sayılmasa da tehlikeli etobur türünün ilk temsilcilerindendir. Vücuduna göre uzun bir kuyruğu vardır ve bu onun sudan çıkarak karaya adapte olan bir canlı olduğuna kanıt teşkil etmektedir. EORAPTOR : Bulunduğu yerler : Arjantin Boyu : 1 m Genişliği : 0.5 m Ağırlığı : 40 kg Beslenme Türü : Etobur Yaşdığı dönem :228 Milyon yıl Önce Açıklama : Küçük boyutlarına rağmen tehlikeli bir yırtıcı olan Eoraptor,T-rex ile birlikte en acımasız etobur olarak dinazor literatürüne geçen Raptor'un da atasıdır.Evrimsel gelişme ile daha iri hale gelen raptorlar, zekaları ve sürü bilinçleri ile hala en ilginç dinazor türü olarak görülmektedir HERRERASAURUS : Bulunduğu yerler : Arjantin Boyu : 3-4 m Genişliği : 2 m Ağırlığı : 350 kg Beslenme Türü : Etobur Yaşdığı dönem :228 Milyon yıl Önce Açıklama : Döneminin en tehlikeli yırtıcısı olarak ün salmıştır. Diğer ilk dönem dinazorları gibi Arjantinde bulunmuştur. Atletik olduğundan, kilosuna rağmen hızlı koşabilir.Bazı yönlerden T-rex e benzesede hızlı ve çevik olması en büyük avantajıdır.Döneminde yaşamış diğer dinazorlara da bu yönleri ile fark attığı söylenebilir. PLATEOSAURUS : Bulunduğu yerler : Almanya,İsviçre,Fransa Boyu : 6-10 m Genişliği : 4 m Ağırlığı : 700 kg Beslenme Türü : Otobur Yaşdığı dönem :210 Milyon yıl Önce Açıklama : Triasik Dönemin tek otobur dinazorudur. Kendi döneminde yaşayan etçiller gibi Güney Amerika'da değilde Avrupa'da yaşamış olması varlığını sürdürebilmesinin en büyük nedeni olarak görülebilir.Fiziksel olarak uzun boyunlu otçulların ilk örneklerinden olmasının yanında keskin dişleri ve hantal olmayan vücudu onu kendinden sonra gelecek olan otçullardan ayırmaktadır.Şu ana kadar 100 e yakın kemiği bulunmuş olan Plateosaurus 1837'de pleantolog Von Meyer tarafından bulunmuştur Title



ALT JURASİK DÖNEM

AMMOSAURUS : Bulunduğu yerler : ABD Boyu : 5 m Genişliği : 2 m Ağırlığı : 800 kg Beslenme Türü : Otobur Yaşdığı dönem : 195-180 Milyon yıl Önce Açıklama : Adı kum kertenkelesi anlamına gelir. 1891 ABD'li bilim adamı Marsh tarafından kuzey kesimlerde bulunmuştur.Vücut yapısı kertenkeleye benzese de uzun boynu ve boyutları ile diğer dinazorlara benzemektedir ANCHİSAURUS : Bulunduğu yerler : ABD Boyu : 2.5-4 m Genişliği : 2 m Ağırlığı : 500 kg Beslenme Türü : Otobur Yaşdığı dönem : 190 Milyon yıl Önce Açıklama : Arizona ve Massachusetts bölgelerinde yaşamış ve günümüz kertenkelesine çok benzeyen bir dinazordur.Zaten adıda Kertenkele benzeri anlamına Gelen Near Lizard'dır.Yine Alt Jurasik dönemin diğer dinazorları gibi Marsh tarafından 1885'te bulunmuştur BARAPASAURUS : Bulunduğu yerler : Hindistan Boyu : 14 m Genişliği : 4 m Ağırlığı : 2-3 Ton Beslenme Türü : Otobur Yaşdığı dönem : 185-170 Milyon yıl Önce Açıklama : Hindistan bölgesinde yaşayan bu dev dinazor sürüler halinde yaşaması ve dev cüssesi ile diğer etoburlar tarafından avlanması zor bir yaratıktı. Uysal bir yapıya sahip bu tür Jurasik Park filminde de rol almıştı.İlginç vücut yapısı, çok uzun bir boyun ve uzun bacaklardan oluşan hantal bir bedenden oluşuyordu. Bu yüzden adı uzun bacaklı kertenkele anlamına gelen Barapasaurus olmuştur.Jain, Kutty, Roy-Chowdhury & Chatterjee den oluşan ekip tarafından 1975'te bulunmuştur.Altı kemiği eksiksiz bulunmasına rağmen kafatası hala bulunamamıştır CRYOLOPHOSAURUS : Bulunduğu yerler : Antartika Boyu : 8 m Genişliği : 3 m Ağırlığı : 1 Ton Beslenme Türü : Etobur Yaşdığı dönem : 170 Milyon yıl Önce Açıklama : Antartika buzullarında yaşayan en vahşi dinazorlar dan biridir.Kafasının üzerindeki ibik nedeniyle donmuş ibikli kertenkele anlamındaki Cryolophosaurus ismi almıştır.Hammer & Hickerson, tarafından 1994 te bulunmuş ve buzullarda yaşadığı için bir çok kemiği sağlam olarak günümüze ulaşabilmiştir DİLOPHOSAURUS : Bulunduğu yerler : ABD, Çin Boyu : 6-7 m Genişliği : 2 m Ağırlığı : 350 - 450 kg Beslenme Türü : Etobur Yaşdığı dönem : 190 Milyon yıl Önce Açıklama : Hızlı koşabilen tehlikeli bir etoburdur. Adının anlamı çift sırtlı kertenkele olup, iki farklı kıtada yaşamış olması onu ilginç yapar.Döneminin en iyi avcılarındandır. Keskin dişleri ve bir koşucu için ideal bacakları ile beslenme yönünden sorun yaşamayan bir dinazordur.Avcılık konusundaki ünü nedeniyle de Jurassic Park adlı filmde de sahne almıştır. 1970'te Welles tarafından bulunmuş ve 1993'te bir kazı sırasında Çin'de de kemiklerine rastlanmıştır.Kazılarda hemen hemen kemiklerinin hepsi bulunmuştur.Bu yüzden döneminde yaygın yaşadığını ve cesedinin iyi korunduğunu söyleyebiliriz HETERODONTOSAURUS : Bulunduğu yerler : Lesoto, Güney Afrika Boyu : 1 m Genişliği : 0.5 m Ağırlığı : 10 kg Beslenme Türü : Otobur Yaşdığı dönem : 205 Milyon yıl Önce Açıklama : Afrika'da yaşayan zararsız bir otçuldur.Çevik yapısı ve vücut şekli ile iri bir kertenkeleyi andırmaktadır. Sürü halinde yaşarlar ve çok hızlı koşabilirler.Kemik kalıntılarına tam olarak ulaşılmıştır.Crompton & Charig, tarafından 1962'de bulunmuş ve Tuhaf Ağızlı Kertenkele adını almıştır LESOTHOSAURUS : Bulunduğu yerler : Lesoto Boyu : 1 m Genişliği : 0.5 m Ağırlığı : 10 kg Beslenme Türü : Otobur Yaşdığı dönem : 213-200 Milyon yıl Önce Açıklama : Galton tarafından Lesoto'da bulunmuştur. O'ndan geriye sadece 4 kemik kaldığı için çok fazla bilgi edinilememiştir.Genel olarak Heterodontosaurus'a benzemesinin yanında ondan önce yaşadığı için atası olarakta nitelendirebiliriz LUFENGOSAURUS : Bulunduğu yerler : Çin Boyu : 6 m Genişliği : 2 m Ağırlığı : 1 Ton Beslenme Türü : Otobur Yaşdığı dönem : 200-195 Milyon yıl Önce Açıklama : Çin'de bulunan diğer Lu-Feng tipi dinazor gibi ismini bu araştırmacıdan almıştır.Tipik bir hantal-otçul dinazor örneğidir ve kemiklerinden çok azı bulunabildiği için fazla bilgi sahibi olmak mümkün olmamıştır MASSOSPONDYLUS : Bulunduğu yerler : Lesoto, Güney Afrika Zimbabwe Boyu : 4 m Genişliği : 1 m Ağırlığı : 500 kg Beslenme Türü : Etobur, Otobur Yaşdığı dönem : 208-204 Milyon yıl Önce Açıklama : Döneminin ilginç örneklerindendir. Benzerlerinin aksine sadece otçul değil aynı zamanda da etobur olabilmektedir.Görüntüsü de ilginç kimliğini tamamlamaktadır.Vücudu şu an Güney Amerika'da yaşayan komodo ejderlerine benzerken boynu ve küçük kafası yaşadığı dönem otçul dinazorlarına örnek teşkil edebilmektedir.Kemiklerinin çoğu bulunmuş ayrıca bölgede ona ait 6 yumurta fosili de ele geçmiştir.Owen tarafından 1854'te Afrika Kazıları sırasında bulunmuştur MUSSAURUS : Bulunduğu yerler : Arjantin Boyu : 3 m Genişliği : 1 m Ağırlığı : 100 kg Beslenme Türü : Otobur Yaşdığı dönem : 220-210 Milyon yıl Önce Açıklama : Adı ilginç fiziği nedeniyle fare kertenkelesi anlamına gelir.Dönemin diğer orta boy otçullarının karakteristik görünüm özelliklerine sahiptir. Bonaparte & Vince 1979 yılında bu dinazora ait 10 iskelet ve 4 kafatası bulmuşlardır SCELİDOSAURUS : Bulunduğu yerler : ABD, İngiltere Boyu : 4 m Genişliği : 2 m Ağırlığı : 400 kg Beslenme Türü : Otobur Yaşdığı dönem : 208-194 Milyon yıl Önce Açıklama : İri ve hantal bedeni nedeniyele adı Geniş kertenkele anlamına gelen Scelidosaurus olmuştur.Günümüz keretenkelelerine çok benzemesinin yanı sıra o döneme uygun olarak dikenlerden kurulu bir savunma mekanizması da vardır.Owen tarafından 1868'de İngiltere'de bulunmasına rağmen ABD'de Arizona Çölünde de fosiline rastlanmıştır Title



ORTA JURASİK DÖNEM

CETİOSAURİSCUS : Bulunduğu yerler : İngiltere Boyu : 15 m Genişliği : 3 m Ağırlığı : 5 ton Beslenme Türü : Otobur Yaşdığı dönem : 175-160 Milyon yıl Önce Açıklama : İngilterde yaşamış olan tipik bir dev otoburdur.Koloni halinde yaşayan ve geniş ormanların çevrelerinde bulunan bu uysal devler etobur saldırılarından uzun kuyrukları ve koloni halinde bir birlerine destek olarak korunuyorlardı.Adı; Whale like lizard yani balina benzeri dinazordur. Gerçekten de devasa ve hantal bedeni ile karada hareket eden bir balinayı andırmaktadır CETİOSAURUS : Bulunduğu yerler : İngiltere,Fas Boyu : 18 m Genişliği : 3 m Ağırlığı : 5 ton Beslenme Türü : Otobur Yaşdığı dönem : 170-160 Milyon yıl Önce Açıklama :Kendinden önce ortaya çıkan akrabası Cetiosauriscus gibi dev bir otoburdur.Aralarındaki fark ise Cetiosaurus'un daha iri ve gelişmiş olmasıdır. Boyun ve kuyruk kısmı daha kısa olmasına karşın, daha kuvvetli ve çevik bir dinazordur ve 18 metreye kadar büyüyebilmektedir.Ayrıca İngiltere ve Fas gibi iki farklı yerde yaşamış olmasıda ilgi çekicidir DATOUSAURUS : Bulunduğu yerler : Çin Boyu : 5 m Genişliği : 15 m Ağırlığı : 4 ton Beslenme Türü : Otobur Yaşdığı dönem : 170 Milyon yıl Önce Açıklama :Dönemin en ilginç otçullarındandır. Dev kuyruğu neredeyse kendi boyunun 2 katı kadardır.Uzun kuyruğu ile çağının en ölümcül silahına sahip olmasına karşın benzer otçullar gibi uzun bir dönem yaşayamamıştır EUSTREPTOSPONDYLUS : Bulunduğu yerler : İngiltere Boyu : 7 m Genişliği : 1 m Ağırlığı : 3 ton Beslenme Türü : Etobur Yaşdığı dönem : 165 Milyon yıl Önce Açıklama :Ataları gibi bir öldürme makinasıdır. T-Rex'in özelliklerini taşır.Adı Well Curved vertebra yani eğrilmiş omurgalı anlamındadır. Bu da onun esnek ve kıvrak bir dinazor olduğunu gösterir GASOSAURUS : Bulunduğu yerler: Çin Boyu: 4 m Genişliği : 1 m Ağırlığı: 500 kg Beslenme Türü: Etobur Yaşdığı dönem: 170-160 Milyon yıl Önce Açıklama: Adı gaz kertenkelesi anlamına gelen; Gas Lizard'dır.Etobur dinazorların gelişme safhasındaki örneklerindendir ve genellikle, dönemin iri otçulları ile değil, kendisinden küçük dinazorlarla beslenirdi HUAYANGOSAURUS : Bulunduğu yerler: Çin Boyu: 4.5 m Genişliği : 2 m Ağırlığı: 2 Ton Beslenme Türü: Otobur Yaşdığı dönem: 170-160 Milyon yıl Önce Açıklama: Çin'in en önemli ve mistik dinazorlarındandır.Otçul olmasına rağmen çok gelişmiş bir vücut yapısı vardır.Kendini korumak için dev dikenleri hatta bunları yönetmek için ikinci bir beyni olduğu saptanmıştır.Ayrıca tehlike halinde renk değiştirebilmesi de zor bir av olmasına neden olur.Çin'li araştırmacı Hou Yang bulduğu için bu adı almıştır MEGALOSAURUS : Bulunduğu yerler: İngiltere Boyu: 9 m Genişliği : 2 m Ağırlığı: 5 Ton Beslenme Türü: Etobur Yaşdığı dönem: 170-155 Milyon yıl Önce Açıklama: Döneminin en korkunç avcısıdır. T-rex kadar ünlü olmamasına rağmen onun neredeyse 2 katı büyüklükte bir yok edicidir. Adı Mega kelimesinden gelir.Bu çok büyük anlamındadır ve tam anlamıyla bu dinazoru tarif eder.İlk keşfedilen dinazorlardan biridir OMEİSAURUS : Bulunduğu yerler: Çin Boyu: 20 m Genişliği : 3 m Ağırlığı: 7 Ton Beslenme Türü: Otobur Yaşdığı dönem: 169-159 Milyon yıl Önce Açıklama: Gelmiş geçmiş en uzun boyunlu dinazordur.Tüm vücudundan daha uzun olan boynu ile her tür bitki ve ağaca kolayca ulaşarak uzun bir süre yaşamını devam ettirebilmiştir. Devasa görüntüsü ise diğer avcı dinazorlar tarafından av olarak tercih edilmemesini sağlamıştır.Adını Çin'deki Emeishan Dağından almıştır PROCERATOSAURUS : Bulunduğu yerler: İngiltere Boyu: 4 m Genişliği : 1 m Ağırlığı: 500 Kg Beslenme Türü: Etobur Yaşdığı dönem: 169-164 Milyon yıl Önce Açıklama: İngilterede yaşamış tipik bir etobur avcıdır.Gelişmiş Örneklerine göre kısa ve çelimsizdir.Dinazorlar arası rekabet nedeniyle daha çok av olmaktan kurtulamadığı sanılıyor,çünkü şu ana kadar sadece kafatası elde edilebilmiştir.Bu yüzden görüntüsü tahmini çizilmiştir.Adı Cerator öncesi anlamına gelmektedir SHUNOSAURUS : Bulunduğu yerler: Çin Boyu: 5 m Genişliği : 5 m Ağırlığı: 2 Ton Beslenme Türü: Otobur Yaşdığı dönem: 170-160 Milyon yıl Önce Açıklama: 100 yıldan uzun yaşayabilen bir otçul dinazordur.Kuşlar gibi midelerinde taş tutarak sindirim yapan bu tür diğer benzerlerinden bu yönüyle ayrılmaktadır. Dik kuyruğu sayeseinde kendini savunabilen Shunosaurus adını kendisinin ilk bulunduğu yer olan ve kısaltması Shu olan Sichuan Eyaletinden alır